MİSAFİR ODASI

“Anlatacak Çok Şeyimiz var, Bir 70’lik Açsak…”

 

 

Anlatacakları daha çok hikâyeleri, anıları, maceraları olduğuna eminim. Öyle çok yaşanmışlıkları var ki iyi, kötü… Onlar kendi tabirleriyle Kumbaracı50’nin can-ı gönüllüleri. İsmail Sağır ve Murat Kapu (nam-ı diğer Sefa). Belki de hâlâ bir yerlerde Barzo ile Konserve… Sürpriz konukları olan bu güzel sohbeti bir an önce aktarmak istiyorum. Keyifli okumalar.

Sizinle hep özel olarak konuşmak istedim; çünkü siz Kumbaracı50’nin ilk gönüllülerisiniz, burası için özel iki isimsiniz.

İsmail Sağır: Biz gönüllü değiliz biz çalışanız.

Murat Kapu: Biz can-ı gönüllüyüz.

İ:Biz gönüllü olarak geldik; ama bilfiil sigortalı çalışan olarak bulunduğumuz bir dönemimiz oldu.

(Burada Yiğit hoca girer)

İ: Hocanın saçları daha çoktu tabii o zamanlar..

Yiğit Sertdemir: Kolay gelsin, ben bölmeyeyim hiç.. Gerilmeyin çocuklar.

Ne zaman dahil oldunuz Kumbaracı50’ye?

İ: Ben de Murat da Sadri Alışık Tiyatrosunda kursiyer olarak başladık.

Öncesinde arkadaş mıydınız peki?

M: Hayır, Sadri Alışık’ta tanıştık.

İ: Orada başladık biz tiyatroya. O dönem Yiğit Hoca Yeşil Papağan Limited oyununu koyacaktı sahneye, biz ikimiz de içinde olduk o oyunun.  Ben Mahmut karakteriyle Murat, Faruk karakteriyle..  İlk profesyonel oyunumuzdu. 2008 yılıydı ve Kumbaracı50 daha kurulmamıştı. Orada birçok oyunda yer aldık, sonra 2009’da Yiğit Hoca Nilüfer Sanat’ta Koleksiyoncu oyununu çalışmıştı. Orada ben ilk asistanlığımı yaptım, Bursa’ya gidip geliyorduk.

M: Ben hiç asistanı olamadım..

İ: Evet, sen hiç olamadın. Neyse o sene 2009’da Kasım’da Kumbaracı50 açıldı. Öncesinde konuşmuştuk hocayla yardıma ihtiyaç var mı diye. O da sağ olsun aradı, çağırdı. Ben de Murat’a söyledim.

M: Ben de yancı, bana da bir bardak su.. Şaka bir yana İsmail beni de çağırdı, ben de o şekilde dâhil oldum.

İ: Biz buraya geldiğimizde teknik eleman kim olacak? Dükkanı kim açacak hiç belli değildi. Şöyle oldu ben geldim,  galiba Erkan abi bana buranın anahtarını verdi, Mahmut Özdemir ŞT’de ışık tasarımcısı, o buranın ışıklarını yaptı.

M: O da sana anahtarı verdi.. Bir baktık platform elimizde…

İ: Bir baktık bir anda birçok şeyi üstlenmeye başladık. Işığa baktık. Abi nasıl yapacağız bunu dedik? “Böyle böyle.” dedi. Hakikaten böyle böyle dedi.. Nasıl olur bilmiyorduk.

Murat Kapu-İsmail Sağır-Gülhan Kadim-Hazal Şahin-Yiğit Sertdemir

M: Kervan yolda düzülür misali biraz, bence öyle oldu.

İ: Aynen öyle kervan yolda düzülür

M: Düzüldü de.

İ: Buraya misafir ekip geldiğinde teknik sorumlu kim dediğinde biz çıkıyorduk karşılarına.

M: Teknik sorunlu olarak ama..

İ: Buraya gelenlerden de çok şey öğrendik ama, Genco Erkal geldi mesela.

Y.S.: Ben izleyemedim onu, kapıdaydım

İ: Evet hoca dedi ki çocuklar siz izleyin..

Y.S.: Hakikaten de öyle oldu..

Peki sonrasında çalışan olduktan sonra ilk oynadığınız oyun neydi, nasıl gelişti?

M: Aa o ilk günkü gibi aklımızda. Hoca dedi ki sizinle bir şey konuşacağım. Biz de diyoruz ki bizimle ne konuşabilir? Sonra hoca İkiye Bölünen Vikont oyununa bizi çağırdı ister misiniz diye. Biz sizi isteriz dedi, biz de tabii ki evet dedik.

İ: O sene Fail-i Müşterek oyununun olduğu seneydi. Hep beraber burada yatıp kalkıyorduk.

Siz sonrasında Fail-i Müşterek’in daha fazla kişiyle beraber…

Y.S.: İçine mi ettiniz, ne?

Yok hocam, sonra kalabalık bir ekiple oynadılar diye biliyorum ben.

İ: Biz onu ilk  27 Mart’ta oynadık Muratla. Hocaya bir şeyler yapmak istediğimizi söyledik şubat ayında. Hoca da Fail-i Müşterek’i önerdi. Biz de 1 ayda yetiştiremeyiz hocam dedik.

M: Tabii sonra hocanın verdiği gazla yetiştirdik. İyi ki de yapmışız. O bir kırılma noktası bizim için.

Peki hoca size İkiye Bölünen Vikont ile geldiğinde…

Y.S.: Geldiğinde ne? Şuradan şura zaten. Odadan çıktım sahneye gittim.

İ: 3. Kolonda buluşalım hocam!

Tamam sözümü geri alıyorum. Sizinle bu oyun için konuşulduktan sonra ilk ikinizin kaldığı andaki tepkiniz ne oldu? Neler konuştunuz kendi aranızda?

M: Çok heyecanlandığımı hatırlıyorum. Ama gösteremediğimizi de hatırlıyorum. Hoca ilk sorduğunda sanki yıllardır oynuyormuşuz gibi isteriz hocam dedik; ama biraz o heyecanımız içimizde patladı gibi oldu. Bir de biz o dönem hiç oynamayı beklemiyorduk

İ:Biz zaten oynamak için gelmedik buraya hiç aklımızda bile yoktu. Biraz şans oldu. Belki ilk gelenlerden olmanın şansı. Bir de oyun çok kalabalıktı 16 kişilik bir oyundu.  Ve biz  o sıra o kadar yoğun çalışıyorduk ki burada yatıp kalkıyorduk zaten. Çalışmaktan oynarız fikrini unutmuştuk

O dönemlerde sonrası için planlarınız neydi peki?

M: Bilmem çok düşünmüyorduk galiba. Gençtik.. Şu an buradayız diyorduk ve o zamanın tadını çıkarıyorduk. Şimdi burada oynarız sonra Dostlar Tiyatrosu’na gideriz diye planlar yapmıyorduk. Tamamen çorap söküğü gibi kendiliğinden geldi.

İ: O dönemde bir de biz alaylıydık. Sadece Sadri Alışık Tiyatrosu’na gitmiştik. Bizim tiyatroyla ilgili bilgimiz yok denecek kadar azdı. Ben zaten geç başladım tiyatroya. 

Senin lisansın işletmeydi değil mi?

İ: Evet ben bıraktım okulu sonra tiyatroya geçtim, 26 yaşında.

M: 22-23 yaşında başladım ben de. Geç başladık yani. Onun eksikliğini de hep hissettik. Yapmamız gereken çok şey vardı bizim diğerlerine göre.

Peki buraya çalışan, gönüllü olarak geldiniz. Önce İkiye Bölünen Vikont, sonra 27 Mart için Fail-i Müşterek, daha sonrasında Barzo İle Konserve. Onu da çok merak ediyorum. Nasıl gelişti?

M: Biz Rütbesi Alçaklar diye bir oyuna kalkıştık; ama elimize yüzümüze bulaştırdık.  Ama onun hevesi öyle bir sarmıştı ki bizi

İ: Biz öncesinde Muratla hep iki kişi bir şey yapmaya çalıştık. Yazın gelip burada çalışıyorduk. Hep bir araştırma halindeydik.

M: Bir de biz maratona sonradan katıldığımız için çok daha fazla yükleme yaptık kendimize onlara yetişebilmek için.  Yoksa nefessiz kalacaktık. Onlar uyurken bizim çalışmamız lazımdı ki öyle de yapıyorduk.

İ: Sonra o yaz oyun çalıştık ve olmadı, burada bir dönem durgunluk olmuştu. 2011’di galiba.. 3 ay misafir ekipler oynadı. Hoca rahatsızlanmıştı sürmenaj olmuştu. O rahatsızlanınca mekanda da bir durgunluk oldu. Sonrasında Gerçek Hayattan Alınmıştır oyununu yazdı hoca. Rahmetli Tomris Abla ile çalışmaya başladı. Bize de sizinle bir şey yapacağız dedi; ama bizim hiçbir şeyden haberimiz yoktu. Bize okumamız için birkaç oyun önerdi. Net hatırladığım Godot’u Beklerken ve Hizmetçiler oyunlarını. Sonra bizi alıyordu ve doğaçlamalar yapıyordu.

M: Saatlerce…

İ: İlk bir hafta muhabbet ediyorduk oyunlarla ilgili sonra Gülhan da geldi. Hoca süpervisor gibiydi. Bize bir kanava çıkarttı. Yaklaşık 2-3 saat yürüttü. Sadece ve yönlendirmeler verdi. Hızlandırılmış karakter çalışması gibiydi. Sonrasında bizi Gülhan’a teslim etti. Onur Sarıgül vardı ve provalardaki bütün notları alıyordu. Biz 2 hafta prova yaptık, hikâye dallandı budaklandı; ama hocanın olmadığı dönemde bizim doğaçlamalarımız gerçekçi bir yere gitti.

M: Hocanın istediği kara mizahtı; ama bizimki gerginliğe doğru gitti.

İ: İn Your Face tadında oldu biraz. 6-7 prova da hocayla beraber aldık ve oyun biraz şekillendi. Barzo’yu ben oynuyordum. İki çocukluk arkadaşıydık. Konserve tiyatroyla ilgili olandı, Barzo da sadece küçükken okula gelen bir çocuk oyununu izlemiş ve bir tek onu biliyordu tiyatro olarak. Hatta şöyle bir replik vardı. İçeri giriyorlardı ve –”Tiyatro nere?”

M: Mekanı da tanıtıyorduk aslında o esnada. Boşaltılıyordu alandaki her şey.

Boşaltıyordunuz? 🙂

M: Evet, biz boşaltıyorduk, sonrasında oyuna başlıyorduk.

Ne kadar oynadı oyun?

M: 2 sezon. Zaten üçlemenin ikinci oyunu olduğu için tek başına oynanamıyordu oyun. 17:00’da Gerçek Hayattan Alınmıştır oynanıyordu. 20.30’da Barzo ile Konserve. 23:00’da da Dertsiz Oyun oynanıyordu.

Murat, Barzo ile Konserve oyunuyla ödül aldın değil mi?

M: Evet, umut vaat eden oyuncu ödülü. Hala umut vaat ediyorum bakalım. Ama çok güzel bir şey.

İ: Benim hiç öyle bir şeyim yok..

Kıskandın mı?

Y.S.: Olur mu, Afife’de ışıktan aday oldun.

H: Yurt dışı turnelerinizden bahsedelim biraz da. Mesela Murat Almanya maceralarınızı anlatmak ister misin?

M: Oyun sırasında olanları mı?

Y.S.: Gece ne yaptığınızı sormuyoruz.

Gülhan Kadim: Nasıl gidiyor?

Y.S.: Gel gel çok eğlenceli. Biz yokmuşuz gibi konuşuyorlar.

M: Almanya’ya gittik. Yine önce Gerçek Hayattan Alınmıştır oynuyor, sonra biz oynayacağız. Ama tabii her şey farklı, İtalyan sahne… Tabii hoca çok sakin, biz çok heyecanlıyız. Ufak ufak başladık ve hoca gerçekten anlatılabilecek en sade haliyle anlattı. Sürekli prova yapıyoruz ve saat 20.00. Hoca hadi kolay gelsin dedi ve biz birbirimize baktık ve önceki 1 saat yok. Sadece sonu var oyunun. Bir şekilde oynadık.

İ: Sis makinesini ilk orada kullandık mesela, ilk orada görmedik tabii ilk orada kullandık.

M: İsmail çizmeleri arıyor oyunda, hoca kenardan işaret ediyordu burada diye.

İ: Aslında o gün hoca baya kenardan oyun yönetti.

M: Fatih terim gibiydi…

Barzo ile Konserve’de Ömer Abi de vardı bu arada.

M: Evet, kimse bilmez ama vardı.

İ: Seyirciler dahil kimse bilmezdi.

Y.S: Sürpriz olduğu için bilinmiyordu. Gizlemeye çalışıyorduk.  Ondan yani…

M: Bize de sürpriz oluyordu.

G.K.: Bazen gelecek mi gelmeyecek  biz de bilmiyorduk.

M: Tabii hazırlanıyoruz. Sonra acaba Ömer’e haber verdik mi diye soruyorduk 20.30’da. Bir kere galiba 21.00’da mı ne gelmişti?

İ: Yok yok Ömer hep zamanında gelmiştir.

M: Aa tabii zamanında gelir, uyur, hep uyur.

G.K.: Bir kere unutmuştu ama.

M: Ya benim de var öyle şeylerim.

İ: Murat bir kere Dertsiz Oyunu unutmuştu.

M: Evet, eve geldim; oh evdeyim şu an uyumak istiyorum dedim tam o anda telefon çaldı. “Neredesin?”, “Neredeyim, evdeyim.” “Oyun var.” “Ne oyunu var??” Kadıköy’den buraya yüzerek geldim.

Nasıl yetiştin? Makyajı da zor o oyunun.

M: 20.00’da vapura bindim koşarak geldim. Hani diyorlar ya en gerildiğiniz an ne zamandı? İşte o andı. 25 geçe geldim ve  beni gerçekten 5 dakikada hazırladılar. Ama tabii çok gergindi. Bir de benim İzmir var meşhur. Karabahtlı Kardeşler’de. Hocam hatırlarsınız. Oyun gününe bilet almışım, bekliyorum. Uçağımız bir saat rötar yapmıştır, olabilir tamam ama sonra bir saat daha rötar yapmıştı.

Murat, hocanın ifadesini taklit ediyor.

Y.S.: Yetiştin mi sonra?

M: Yetiştim; ama seyirciyle beraber girdim. Siz de (hocanın gergin surat ifadesini taklit ediyor),böyleydiniz.  Konuşmamak da daha gergin zaten. Bir daha da öyle bir şey yapmam ama.

İ: Gençlere tavsiye… Oyun günü bilet almayın.

Galiba İsmail’in öyle bir anısı yok. Hiç geç kalmaz hep zamanında gelir gibi duruyorsun.

İ: Ben zaten son 2 seneye kadar genelde burada yattığım için. Bütün oyunların hazırlığını, ışığını da yaptığım için zaten burada olmam gerekiyordu.

Peki, bu soruyu Müco ve Güra’ya sorduğumda sabaha kadar çalışıp; ama yine de işlerin bitmediği bir Yalınayak Müzikhol hazırlığından bahsetmişlerdi. Sizin de oldu mu işlerin yetişmediği zamanınız?

M-İ: Hayır!

İ: Bizim şöyle bir durumumuz vardı. Bizi en zorlayan oyun Kapıların Dışında oyunuydu. Ve tek muhabbetimiz “Kanka ilk tramvaya yetişiyor muyuz?” İşi bitirip sabah 6.00’da sıcak poğaçamızı alıp gitmek.

M: Ama sonraki hedefimiz uyuyup sonra hemen gelip oyunu izlemek.

Evet, bunu hep konuşuyorduk. Kaçırdığınız bir Kapıların Dışında oyunu yok galiba?

M: Tabii hiç kaçırmadık. Oyun oynarken kuliste oturduğumuz bir gün yoktur.

Kumbaracı50’nin en sevdiğiniz oyunu hangisiydi?

M: Ben, Öldün Duydun Mu? Oyunun ilk halini çok seviyordum.  Kapıların Dışında… Hepsini seviyoruz galiba.

İ: Buradaki en iyi ışık o oyundaydı mesela.

Şimdi biraz konuyu değiştireceğim. Hepimizin tanıdığı isimleri soracağım size ve ne çağrıştırıyorsa kafanızda onları söylemenizi isteyeceğim.

Y.S.: Biz gidelim o zaman.

İ: Velilerimiz gibi oldular.

Başlıyorum. Gülhan?

M: Abla diyebilirim. Ama öz abla…

İ: Benim dostum ya…

Yiğit Hoca

M: Baba

İ: Baba, abi, kardeş, hoca. En sevdiğin de en kızdığın da olur ya. Öyle biri bizim için.

Aslı?

(Gülüşmeler)

M: Komik ya, şaşkın hatta.

İ: Altıdan Sonra ekibi içinde kimi sorsan öncelikli olarak şunları söyleriz: Dostum, abim, arkadaşım, ablam. Çünkü her şeyimizi görmüşlerdir. İyiyi, kötüyü, sinirli hallerimizi, onlara bağırdığımızı.

M: Aile gibi işte. Yani abi gibi sevmek ama her şeyiyle sevmek gibi.

İ: Mesela ben çalışırken çok sinirli olurum ve burada bağırmadığım kimse yoktur.

M: Yoktur.

İ: Kimi sorsan aşağı yukarı benzer şeyler söyleriz o yüzden.

Erkan?

İ: Sempatik, eli bol.

İhsan? 

M: Mucit.

Onur Kahraman?

M: Baba karizmatik, gizemli bir de.

Seyfi abi

İ: Seyfi de çok komiktir. Türkçeyi İngilizce gibi konuşması…

Seda?

İ: Aa Seda ile ilgili şunu söyleyebiliriz. Daha çocukları olmamıştı biz de bizi evlat edinin geyiği yapıyorduk.

M: Ben küçük çocuk, yaramaz. İsmail büyük oturaklı, zaten kendisi de öyle. Hala Seda abla gelip “Bak büyük abin geldi şöyle dedi, sen?” der.

Ömer?

İ: Biz Ömer ile çok işte beraber çalıştık. Çocuk oyunu çalıştık mesela Candan’la da ilk orada tanıştık. Herkes tanıyordu mekanda onu; ama biz ilk o zaman tanıştık, kostümlerimizi yapmıştı. Sonra Yokuş Aşağı Emanetler oyunu vardı. Pera’nın Zamanı’ndan önce ilk kamusal alan çalışması olarak. Sokaktan başlayıp tiyatroya gelen bir oyundu.

Eminim çok anınız vardır; ama unutamadığınız bir tane sorsam aklınıza hangisi gelir?

M: O kadar çok var ki. Bir de biz önceden çok toplanırdık. Şimdi de toplanıyoruz ama o zaman çok spontane gelişirdi. Gerçekten çok fazla güzel anı var hangisini anlatsam bilmiyorum. Ama Fail-i Müşterek’i iki kişi oynadığımız zaman mesela kırılma noktasıydı bizim için. Çünkü evet, buradaki herkes bizi tanıyor, biliyor; ama sahnede hiç görmemişlerdi. Eteğimizdeki taşları dökmüştük belki de biraz.

İ: Ya buradaki her şey o kadar yoğun ve doluydu ki. Ve yapılan işin her yerinde varsın. Öncesi, sonrası. Ben şunu anlatayım sana. İkiye Bölünen Vikont provası. Tomris abla ile hoca çalışıyor, ben de bir şeyler taşıyorum yangın merdivenin oraya. Aa mekanın kapatılması var bir de.

M: Çok badireler atlattı burası.

İ: Unutuyor insan işte… Neyse Tomris abla ile hoca çalışıyor sahnede. Hoca bir şeyler söyledi, sözsüz bir doğaçlamaydı. Tomris abla hüngür hüngür ağlamaya başladı. Ben sanıyorum ki bir şey oluyor, yani yönetmen-oyuncu tartışması gibi. Sonra şöyle bir şey oldu. Tomris abla döndü, göz yaşını sildi, “Nasıl Yiğit? Bu fazla mı oldu biraz?”

M: Bunu anlattığında ben çok etkilenmiştim.

İ: Hoca da diyordu ki “Bu kadar ağlama.” Tomris ablayı durduramıyorlardı. Gerçek Hayattan Alınmıştır oyununda mesela, Arif Akkaya’nın yönettiği bir oyundu,  hep Tomris burada ağlamaman lazım diyordu. Hisleri çok kuvvetli bir insandı. Öyle insanlar ile tanıştım ki burada…

Aslında sizden dinlemek istediğim daha fazla şey var tabii ama..

M: Konservatuarda gösterilmeyen, öğretilmeyen birçok şeyi biz burada öğrendik. Sanki okul burasıymış da konservatuar başka bir yermiş gibiydi. Tabii ki orada da çok kıymetli hocalarımız vardı, bir sürü başka başka teknikler öğrendik. Ama pişme, yetişme dediğimiz şeyi burada gördük. Çünkü prova oluyor geliyorsun, bakıyorsun çocuk gibi. Herkesi izliyorsun, merak ediyorsun. İşin mutfağı. O yüzden anlatacak çok şeyimiz var.

İ: Mekan bizim için geldik, oyun izledik gittik gibi bir yer değildir.  Nasıl anlatayım sana. Burada kız arkadaş da edindik, burada ayrıldık, burada yaşadık, burada kavga ettik, burada sevindik. Ben sana kolonlarla tiyatro yapmak nasıldır ya da Yiğit Sertdemir ile tiyatro yapmak nasıldır anlatamam. Profesyonel oyuncu yönetmen ilişkisi gibi değil bizim ilişkimiz, çok duygusal. Tabii böyle diyoruz ama burada duygusallık kadar iş yapmak, çalışmak da önemli. Ne kadar iyi ilişkilerin olursa olsun çalışmak ve işini iyi yapmak zorundasın. Sadece duygusallıkla iş yürümez. İşi sahiplendiğin kadar varsın.

Son olarak ikinizin arkadaşlığı ile ilgili bir soru sormak istiyorum. Daha ne kadar böyle arkadaş kalmaya devam edeceksiniz? 🙂

M: Arkadaşlığımız  Zeki ile Metin gibi.

İ: Evet özellikle Erkan abi onu söyler.  Bizim arkadaşlığımız şöyle: 2 sene görüşmeyelim iki sene sonra kaldığımız yerden devam ederiz.

Çok büyük kavgalarınız oldu mu?

İ: Olmuştur ama küslük olmamıştır. Buranın en büyük özelliği odur. Kavga ederiz; ama küslük, kıskançlık, haset olmaz. Biz bir 70’lik içsek daha neler anlatırız… Şu konuştuğumuz kadar iş yapsak…

M: Çok acayip yerlerde olurduk.

hazal şahin

hazal şahin

Yorum Yok

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir