MİSAFİR ODASI

“İnsan Unutmazsa Hayatta Kalamaz” -2-

Röportajın devamı… İyi okumalar… 

Hazal Şahin: Aslında şimdi soracağım soruyu cevaplamak zorunda değilsiniz. Biraz da risk alıyorum.

Yiğit Sertdemir: Bayılırım riske.

H: Çok da büyük bir risk değil; ama konuşmamızın en başında çok mutlu ve umutlu bir adam değilim demiştiniz. Hala aynı şeyi düşünüyor musunuz bilmiyorum ama…

YS: 20 dakika içinde değişti her şey. 🙂

H: Sormak istediğim aslında şu; “Nasıl devam ediyorsunuz?” Mesela ben her gün, günümün daha güzel geçeceğini umarak uyanıyorum. Herkes yapmıyor olabilir tabii ama bende böyle oluyor.

YS: İşte bende öyle olmuyor. 🙂

H: O zaman nasıl motive ediyorsunuz kendinizi. Hayattaki motivasyonunuz ne gibi bir soru sormak istemiyordum aslında; ama artık merak ediyorum. Bu mutluluğu arıyor musunuz?

“Öldün, Duydun Mu? provasından”

YS: Yok, bir süre sonra şöyle oldu; tabii özel bir konu da..  Bazı şeyleri kabullendim kendi hayatıma dair. Bu kabullendiğim şeyler hem mesleki olarak hem insan ilişkisi olarak hem aşk hayatı gibi… Her alana dair kendime bazı sorular sordum ve bazı şeyleri kabullendim. Böylece de bir karar almış oldum. Tabii ki burada yanılıyor olabilirim. Konuyu yine oraya getirmek istemiyorum, özellikle getirmemeye çalışıyorum da Tomi’ye (Tomris İncer) geleceğim yine. Tomi’nin kaybından sonra benim için çok tuhaf bir sene geçti. Önce çok çalıştım, reddettim onun kaybını. Sonra bir gün çıktım provadan eve gidiyordum arabayla. Eve gitmek istemedim ve ne yapayım, Tomi’ye gideyim dedim ve arabayı sağa çektim. O kadar reddetmiştim. Sonra çöktüm, sonra tekrar toparladım ardından destekler vs… Bütün bunlar olurken o sene doğum günümü kutladım ve şöyle hissettim. Daha doğrusu o hafta uyandım ve sanki 26 yaşımdan 37 yaşıma atlamışım gibi hissettim. Bu idrak çok acayip bir tokattı benim için ve artık şunları yapamayabilirim gibi kendimce bir şeyler saymaya başladım. Sonra bir çevreme baktım, kendime baktım. Hatta geçen sene geri çekildim. Bir süre burada yoktum. Kapandım. O sırada haliyle Şizo Şeyk’i yaptım ve bu seneye girerken artık bazı şeylerin, kendimce kabullenerek, farkına vardım. Savaşmama,  tartışmama kararı aldım. Hayatın her alanına dair. Öyle olunca şu sonuçlar çıktı; çok uzun girizgâh yaptım ama tam anlatabileyim diye, çok özelime girmeden nasıl anlatacağımı düşünüyorum. Yuvarlamaya çalışacağım. Mesela hayatta sevme sevilme parametreleriyle barışmaya başladım. Çünkü benim çok sevmeyenim de vardır. Çoğuyla diyalog kurmadığım halde, belki de o yüzden.

H: Siz ya çok seviliyorsunuz ya hiç sevilmiyorsunuz.

YS: Yaptığım oyunlar da öyledir.

H: Evet ve bu zor bir denge. Sizi sevmeyen kişiye karşı sizi savunamıyorum mesela. Neden sevmiyorsun dediğimde çok haklı bahaneleri var insanların.

YS: Ne mesela?

H: Bakmıyor, görmüyor, umursamıyor diyorlar mesela. Sizi tanımakla ilgisi olduğunu söylüyorum ben de. Tanısanız anlarsınız gibi.

YS: Evet bunu çok duyuyorum ben de. Umursamamak değil bu. O ayrı bir hikâye. Onu anlıyorum zaten. Bizim çok şaşırdığımız olmuştur. Mesela Gülhan ile söyleşiye gidiyoruz, niye o kadar üstten konuştular diyoruz. Sonra başkası diyor ki sen neden öyle üstten konuştun. Biz şaşırıyoruz tabii. Ayrıca bir de benim genelde dediğim bir şey var, “Ben yazabiliyorum arkadaşım, sen de yazabilirsin.” Bu ukalalık oluyormuş.

H: Bence hepimizin büyük kompleksleri var.

YS: Başkasına laf edemem bu konuda. Bu kadar insanın sıkıntısı var ise orada kendine dönmen gerekiyor, başkasını suçlayamazsın. Sadece seni tanımadığı halde yapması benim çok uyuz olduğum bir şey. Mesela benim hakkımda konuşan birisi hakkında birileri konuştuğunda “Ben tanımıyorum abi.” derim. Eğer tanıyorsam direkt telefon açarım zaten. Niye söyledin derim. Umursamamak değil o. Çok kapalı olmaktan kaynaklı. Ben asosyalimdir kimseye anlatamadım. İnsan ilişkileri beni hep tedirgin etmiştir.

H: Beraber olmaktan bu kadar bahsetmişken asosyal olmanıza nasıl inanayım?

YS: Ben How I Met Your Mother seyredip duygulanan adamım ya. Ne güzel arkadaşlıkları var diye duygulanıyorum. 🙂

H: Ama sizin de çok güzel arkadaşlıklarınız var. Yıllardır berabersiniz. Çoğalmayı, birlikte olmayı seviyorsunuz.

YS: Ben bunlara sebep olmayı seviyorum. Bunların öznesi olmayı değil. Sevmiyorum demiyorum aslında, arkadaki baba vardır ya hep çalışmıştır; ama çocuklar babayı görmediği için uyuz olurlar. Yorgun gelir sevgisini göstermez. Gider balkonda sigarasını içer. Ben oyum. Gören ve bilen de vardır tabii, bilmeyen de vardır. Şoka girdiler bir kere mesela. Seda’ya (Yürük) doğum gününde hediye almıştım herkes şaşırmıştı; çünkü yapamıyorum öyle şeyleri. Oyun yazıyorum o kişiye mesela. O oyunda bir laf atıyorum. Biliyor onlar. Örneğin; Aslı (Can Kortan) bilir, Erkan (Kortan) bilir ne hediyeler aldığımı. Filifu’nun İntikamı Gülhan’ın doğum günü hediyesidir mesela. Gidip hey iyi ki dostuz ha diyemiyorum.  Utangacımdır ben. Aileme karşı da öyleyimdir. Öyle ilişki geliştirdiğim çok az kişi vardır. Tomi vardı, bir de Gülhan vardı tabii ki. Onun dışında öyle bir ilişki geliştiremiyorum yani. Genelde söylediğim bir şeyden ötürü kavga etmeyiz mesela; ama çalışırken sertimdir ya da eskiden öyleydim şimdi yaşlanıyorum. Ama bir daha çalışmak isteyen insanlar biliyorum. Çünkü ben o kişi için düşünürüm genelde. Kendimle ilgilidir mesela. Çalıştığım ekiplerde ekibe laf edilemez bana edilir. Bu bir tercihtir. Ekibe de söylerim, bana söylensin size değil diye. Soru neydi unuttum galiba.

H: Mutluluğu arıyor musunuz?

YS: Aramıyorum çünkü beni bunlar ilgilendiriyor. Yani, 3 oyun bu ne hırs kardeşim cümlesi beni ilgilendirmiyor. O 3 oyunda olan insanların bir şeye dâhilim ve huzurluyum demesi bana yetiyor. O yüzden şu ne demiş bu ne demiş beni ilgilendirmiyor. Çünkü bilmiyorsun burayı. Ön yargıların var. Dediğim gibi beni sevmeyebilirsin ama burayı hiç bilmiyorsun. Bu konularda kendimle barışmaya çalışıyorum, tabii ki gönül ister daha aktif daha sosyal olayım. Şakalar yapayım. Ama yapamıyorum onları da. Çok nadir insana yaparım, benim çok yakın arkadaşım yoktur mesela. Çok sevdiğim insanlar vardır ama gösteremeyebilirim. Sevmediğim çok az insan vardır. Altıdan Sonra Tiyatro ekibi için organımı isteseler veririm. Gülhan için hayatımı isteseler veririm. Gerçekten buradakilere bir şey olsa, benden bir şey istense yaparım. Ama bu çok yakın arkadaşlarım var anlamına gelmiyor. Çok sevdiğim insanlar var anlamına geliyor. Onlar da beni seviyor biliyorum, her şeye rağmen… Çünkü çok kolay bir şey değil, 20 senedir beraberiz.

H: Neredeyse benim bir ömrüm kadar.

YS: Evet. Tabii ki sıkıntılar oldu, ister istemez kavgalar oldu, küslükler oldu, ayrılıklar tekrar barışmalar oldu doğal olarak; ama bütün bunlar olduğu için, hâlâ çekirdek ekibi neredeyse tamamen bir arada duran birkaç örnekten biri sayılabiliriz. Bunlar olabildiği için oldu. Tek adam meselesi yok. Kötü adam benim de, tek adam meselesi yok. Ben olmasam da bu tiyatro devam eder. Biz olmasak da devam eder yapısını kurmak için bu sene böyle bir girişimde bulunduk. Çünkü yaşlanıyoruz, yaşlar 40’a yaklaşıyor ve tabii ki bir kan ihtiyacı var.

H: Ben Gülhan ablaya geçen sene onu söylemiştim. Ben hep sevginin başka türlüsünü gördüm. Çok şanslıydım çok sevgi dolu bir ailede büyüdüm. Birbirine sarılan, sevdiğini söylemekten çekinmeyen. O yüzden eğer birini seviyorsam sanki ona bunu hep söylemeliymişim gibi hissettim ya da gidip sıkıca sarılmalıymışım gibi. Aksi olursa bunu hiç bilmeyecek ya da unutacakmış gibi… Ama buraya geldiğimden beri özellikle Gülhan ablayla daha fazla zaman geçirdiğim için şunu biliyorum burada çok garip bir bağ var ve o asla konuşulmuyor. Ama bir yerde bir şey olduğunda ilk o görüyor ve düşünüyor. Sanırım o yüzden bu kadar güvenli bir alan.

YS: Gerçekten çok az kişiye nasip olacak bir alan burası. Yeni katılan ekip için de öyle. Onları da katarak söylüyorum,  hepimiz için bir şans bu insanların bir araya gelmesi. İnat etmek ve bir arada durmak için.

H: O zaman yeni projelerinizden bahsedelim mi biraz?

YS: Tiyatro için mi sordun?

H: Evet… Ya da evlilik olur, başka şeyler olur.

YS: Düşünüyorum tabii tabii…

H: Ya da yakın zamanlarda duyarlar mı yeni işleri, takip eden seyircilerimiz?

YS: Aslında bazı oyunları biliyorlar.

H: Evet, şu an bilinen 4 oyun var

YS: Evet Hayvan Çiftliği var D22 ile yapılan, III. Richard var, Filifu’nun İntikamı bir de Barış.

“Serpil Sertdemir – Seçkin Selvi – Tomris İncer”

H: D22 sizin Mimar Sinan’dan öğrencileriniz bildiğim kadarıyla. Beraber bir oyun yapma fikri nereden çıktı?
YS: Şöyle oldu o da aslında, biraz yine hoca sorumluluğu gibi… Buluştuk Berkay, Can ve Emir ile. Ben zaten kuruluşlarından beri yanlarındaydım. Bir oyun yönettim orada. D22 bizim kardeş ekibimiz. Çok da seviyorum onları, saygı duyuyorum. Parçası olduğum için çok mutluyum ve bu sene kalabalıklaşalım, daha fazla üretelim istedik hep söylediğim gibi. Ben Hayvan Çiftliği’ni Mimar Sinan Üniversitesi’nde yapmıştım. Gerçekten oynanması gereken bir oyun. Yani başkası da yapsa güzel olurdu. Çünkü çok yalın anlatıyor her şeyi. En ufak bir ekleme yapmana gerek yok. Bu profesyonel arenada da olsun fikri oldu. Biz de Berkaylar ile buluştuk, konuştuk. Onlar ne yapacak bu sene diye? Onlar için endişeliydim açıkçası ve bunu onlara da söyledim. Sizi geri çekiliyor gibi görüyorum dedim. Bu sene ne yapacaksınız diye konuştuk ve hadi gelin bir şey yapalım dedik.  Ayak Bacak Fabrikası’nı konuştuk önce. Ayak Bacak Fabrikası’nı önemsiyorum; çünkü Sermet Çağan’ın oyunu. Seçkin Hoca’nın ki benim 3 annemden biridir, eski eşi Sermet Çağan. Seçkin Hoca bu oyunu yönetmemi isterdi. O yüzden yapmak istiyorum.  Bunu da şundan ötürü önerdim. Ben Seçkin Hoca’nın öğrencisiyim. Berkaylar da benim öğrencim. Bu çok güzel ahd-ı vefa gibi geliyor bana o yüzden onu konuştuk sonra oyuncu kadrosunu düşününce Hayvan Çiftliği de olabilir dedim. Onlar da çok heyecanlandı. Sonra ikisini de yapmaya karar verdik. Öyle olunca onların ekibi, Mimar Sinan’dan arkadaşları ki onlar da benim öğrencilerim, böylece ekipler birleşmiş oldu aslında. Yine aynı şey aslında, beraber üretelim çoğalalım. Bu Hayvan Çiftliği olur, Ayak Bacak Fabrikası olur; ama bir arada durunca güvenli hissediyorsun. Burası için söylenen şey gibi.  O yüzden beraber çıkaralım, güçlerimizi birleştirelim dedik. Öyle oldu.

Filifu’nun İntikamı var,  Tardieu’nun bazı kısa oyunlarından baz alarak yaptığımız bir oyun. Ben onlar üzerine biraz çalıştım ve bu metinler üzerinden doğaçlamayla çalışıp bir yere gelebiliriz diye düşündüm. Ekip algısı çok açık, üreten bir ekip ve mesele üzerine biraz konuşmaya başladık. Onlar bu kadar yaratıcı oldukça ben de gıcıklandım tabii. O zaman acaba buradan yola çıkıp kendi metnimizi mi yaratsak diye düşündüm derken olay Tardieu metinlerinden çıktı, onun ışığında bambaşka bir hale dönüştü. Şimdi geldiğimiz noktada ortada Tardieu yok, Filifu’nun yazdığı bir oyun var. O da gerçekten ekibin yarattığı bir iş oldu. Ekip oyunun o hale gelmesine ön ayak oldu. Sonra Barış var Güray Dinçol’un yönettiği. Aslında bu seneki başlıklardan birisi oydu. Ben 4 temel metin yapalım dedim. Kumbaracı50’de bu metinlerin olması, bizim deneyimlememiz açısından da keyifli olacaktır. Seyirciyle buluşması açısından da öyle… Bir Antik Yunan oyunu, bir Shakespeare, bir Çehov, bir Brecht… Öyle bir fikirle yola çıktık. Hatta bu oyunlardan birisini Uli yönetecek. Onun takvimi önümüzdeki sene uygun olduğu için ister istemez yaza kalmış oldu ama ya Brecht ya da Çehov olacak diye düşünüyoruz. Öyle olunca da ikisini bu sene, ikisini önümüzdeki sene yapalım dedik. Antik Yunan oyunuyla Sheakspeare bu sene çıktı. Barış oyunu da bu seneden çıktı. Antik oyun olsun istediğimiz için. Biz önerdik Güray’a Barış’ı yapmak ister misin diye. Barış aslında çok yapılmayan ama bir yandan yapılan, bir yandan çok iyi; ama bir yandan da elden geçmesi gereken bir oyun. Zaten bir uyarlama söz konusu. Benim yazdığım başka bir oyun var. Kefaret Apartmanı diye. Umarım olur. He-Go var geçen sezon çıkan. Halil Babür’ün yazdığı. Halil, Alican (Yücesoy) ve Ayşegül’ün (Uraz) oynadığı. Çok güzel bir oyun bence. Halil’in kalemi çok iyi. Çalışırken de seyrederken de çok eğlendiğim, dokunan bir oyundu. O devam ediyor. Daha da olacak bazı oyunlar.

H: Yalınayak Müzikhol var.

YS: Evet artık sen de oynuyorsun. Göreceğiz bakalım. Pera’nın Zamanı var. 444 var hâlâ. Kim bilir kaç yıl oldu.

H: Çok uzun yıllar oynayacak değil mi?

YS: Öyle gözüküyor. Biz arada kaldırıyoruz tekrar oluyor. Saçma bir oyun oldu. Bitmeyen oyun yapmışlar.

H: İleri görüşlü bir yazarmışsınız.

YS: Evet yazıldığı zaman öyle bir şey yoktu açıkçası. Şimdi taşlar yerine oturuyor durumu oldu. Bir de biz çok eğleniyoruz oyunda, seviyoruz.  Bir takım sürprizler olabilir. Önceden çıkmış oyunların revizesi gibi. Onları önümüzdeki zamanlarda göreceğiz. Çocuk oyunu çıkacak diye biliyorum.

H: Bu baya yeni bir bilgi.

YS: Gece oyunları tekrar harekete geçecek diye bir plan var. Yani bu sene çok dolu. Dolu da olsun. Ne yapacağız, evde mi oturacağız. Çekirdek çitleyip millete laf mı atacağız?

H: Peki, size hiç sormamışım gibi bir soru soracağım. Genç yaşlarınıza soruyorum bunu. Bu aralar benim çokça duyduğum arkasında durmak, yaptığın işi sahiplenmek diye bir söz var. Güray Dinçol ile çalıştığım için de çok duyuyor olabilirim.

YS: Feyz almışsın.

H: Evet. Siz ilk oyununuzu çok genç yaşınızda yazmışsınız. Bekleme Salonu’nu kaç yaşında yazdınız?

YS: 23 herhalde. Tam hatırlayamıyorum.

H: O zamanlar şöyle bir şey oldu mu;  ya ben ne yapıyorum, olmadı bu oyun. Ya da çok iyi oldu. Ya da çok iyi olmadı ama ekip olarak bunu bir yere çekebilir dediniz mi? Hep güveniniz var mıydı yaptığınız işlere yoksa okutmaya da çekindiğiniz işleriniz oldu mu?

YS: Çok güvenim varmış gibi mi gözüküyorum?

H: Bilmiyorum ama yaptığınız işi çok sahipleniyor gözüküyorsunuz. Mesela Şizo Şeyks oyunu. Çok farklı bir oyun. Böyle söylemek ne kadar doğru bilmiyorum tabii. Belki çıkış noktası çok daha ufak veya alakasız; ama siz yaptığınız işin arkasında durduğunuz için belki o fikir böyle bir oyuna evrildi.

YS: Ekipçe öyleydik.

H: Bu durum en başında da böyle miydi?

YS: Mesela bunu Tomi de bana çok söylerdi. Gülhan da çok söylerdi. Ben hata yapma lüksü meselesine takıntılıyım ve bunu boş beleş laf olarak söylemiyorum. Hemen hemen üreticisi olduğum her projede hata yapma lüksünü kendime ve ekip arkadaşlarıma tanımaya çalıştım. Örneğin; tasarım yapıyorsa kişi, böyle bir şey istiyorum gibi değil de çok serbest olmasını isterim. Oyuncuya da aynı şekilde. Hatta öyle bir durum olur ki bana artık müdahale etmeyecek misin derler. Çünkü ben ona inanıyorum. Yaratıcılık dediğimiz meselenin bilgiden oluştuğuna inanmıyorum. Bildiğini unutmanın ve gayri ihtiyari üretirken kendisini göstermesine olanak sağlamanın önemli olduğunu düşünüyorum. Bilgi dediğin sadece okuduğun yazdığın değildir. Yaşadığın da bir bilgidir. Yaşadığını başkasından dinlemek de bir bilgidir. Bu bilgilere çok takılırsan “Bilinç böyle korkak ediyor hepimizi” demesi gibi Shakespeare’in, hata yapmaktan da çekinmeye başlarsın. Bunu yaparsam şimdi 17. yy’deki karşılığı böyle değil ki ama bunu yaparsam olmaz dersin. Ben bu konuda cahilim. Çok entelektüel olma gayretim de olmadı bu anlamda. Bir artı değer olarak söylemiyorum bir yol olarak söylüyorum. Çünkü yaratıcı insanlarda genelde şunu gördüm; bir konunun çok ciddi uzmanı olması o konuyu metot alarak uygulayıp sonuçlarını görmesi şeklinde tezahür edebilir. Yani o alanda çok bilgilidir ve seni o alanda öyle bir eğitir ki hocaların hocası diyebilirsin; ama iş sahne üzerinde üretmeye geldiği zaman bilginin insanı nasıl tıkadığını da deneyimleyebildim. Bunu hem Şehir Tiyatroları’ndaki deneyimlerden gördük hem okuldaki eğitimlerden. Çünkü diğer alanlara bulaşmak hem korkutuyor hem de o bilgi gerçekliğinde ürettiğin zaman aslında olası diğer yaratıcılık kanallarını da kapamış oluyorsun.  Onlar ne? Oyuncunun getireceği malzeme, senin yönetmen olarak daha ziyade yazar olarak da meseleyi farklı okuma şansını kapatıyor. Mesela ben Büchner yaptım, bu Büchner değil dediler bazıları. Ben de dedim ki; “Aynı yataktaydınız da adam sana ben buyum ve asla bunun dışına çıkılmasın gibi bir vasiyet mi verdi?” ya da “Böyle Shakespeare mi olur canım?”, “Ne münasebet, niye olmuyormuş, nereden çıktı bu, böyle bir kural mı var?” bu cümlelerin altında hep sanat kutsaldır görüşü var. Sanat kutsal olamaz. Değildir. Kutsal olanı tartışmazsın, değiştirmezsin, el sürmezsin. Sen sanata kutsal dediğin anda bitti o sanat. Daha bir şey bekleme. O yüzden bunlar bana Yiğit olarak çok ters geldiği için hiçbir zaman öyle yapmadım. İlk olarak 18 yaşında Aç Sınıfın Laneti’ni yönetmek zorunda kaldım İTÜ’de. Çünkü yöneten kişi ben yönetemiyorum dedi ve gitti biz kaldık. Ben yöneteyim dedim, daha tiyatroya yeni başlamışım. Cahil cesareti işte. Yönettim ve abuk subuk şeyler yaptım kendi algımdaki şeyleri yaptım. Belki de oyunla hiç alakası olmayan şeylerdi. Bahsettim ya ödüller diye. En iyi oyun ödülünü aldı, en iyi erkek oyuncu, kadın oyuncu ödülünü aldı. Güzel oyun oldu yani. En iyi oyun seçildi. O zamanki kafayla. Ama ben hiç böyle bu oyun aslında Amerikan toplumunun bıdılarını anlatmaktadır diye düşünmedim. Ben onlara bakmadım ki. Bende yarattığı hisse baktım, sahnede gördüğüm oyuncunun yarattığına baktım vs. Yönetmen nedir bilmiyordum zaten. Bu bakışımın hiç değişmediğini görüyorum mesela. Çünkü bana çok saçma geliyor ötesi. Öyle olduğu için de o hata yapma lüksünü herkese tanımaya gayret ettim. Tabii ki şu sınırlar içinde; bu saçmalığın bir sınırı var o da bu duvarlar içinde saçmalıyor olduğumuz. Yani saçmalama alanımız bu. Başka bir yerden saçmalıyorsa mesela bunun bu oyunda yeri yok ya da bu yanlış bir yol diyebiliyorum. Bunun bir avantaj olduğunu düşünüyorum; çünkü çoğu ilaç başka bir ilaç denenirken bulunur ya… Onun yan etkisi olarak; çünkü sen bir şey yaratmaya çok odaklandığın zaman olası diğer şeyleri görmezden gelebiliyorsun. Hâlbuki bir sürü seçenek var. Oyunculuk egzersizinde de olduğu gibi. Evet demenin, anne demenin bin bir yolu varsa o sahneyi veya o oyunu yapmanın da bin bir yolu var. III. Richard için çok yeni bir şey mi dedirteceğiz biz? Zannetmiyorum. Ya da Hayvan Çiftliği’ne; ama bizim bulduğumuz bir yol o. Şizo Şeyks’i katmıyorum bile o yeni bir dil neredeyse. Ama dramaturji açısından çok temel bir tercih var ve bütün oyun bu tercih üzerinden şekilleniyor. Oyunda hiç görülmeyen bir temel tercih var. Bu şu demek değil ama mesela sordun ya yaptığınız oyunu beğeniyor musunuz diye. Ben oyun çıkıp da huzurlu uyuduğumu hatırlamıyorum. Atarım kendimi köşelere. Beceremedim derim, yine olmadı derim. Şimdi o kadar değilim de tabii ki yine seyirci sorumluluğu var ya da kaç saattir konuşuyorsak onların hepsi var. O yüzden aslında konunun başında söylediğim şeye gelecek olursak, Tomi’nin ve Gülhan’ın dediği; bu kadar insana hata yapma lüksünü tanıyıp da insan kendisine tanımaz mı derlerdi. Olmadı niye olmadı derdim, e olmayıversin ne olacak derlerdi…

H: Öncedendi değil mi bunlar? Çünkü diğer türlüsü uzun vadede insanı çok yorar.

YS: E diyemiyorum işte.

H: Hocam ilk sorduğum soru sağlıktı…

YS: Sağlıksızım demiyorum ki diyemiyorum diyorum. O nasıl bir durum aslında biliyor musun; oyun olmasının böyle bir şeyi var. Oyunun gerçekten amaçladığı şeye ulaşmadığını görmek için ya da ikna olmak için iyi ve ya kötü olmalı. Aslında o da tuhaf oldu. Yapmak istediğini gerçekleştirip gerçekleştiremediğini ya da yapmak istediğinin aslında doğru bir yolu olmadığını… Bunun için bir zamana ihtiyacın var. Oyun çıktıktan sonra da prova yaparız mesela çıktığı haliyle kalmaz. Tahminen bunlarda da olacak. O zaman bir şeylere ikna oluyorsun. Zaten diyorsun ki bu tamam ona öyle geliyor, başkasına farklı. Çünkü şunu öğreniyorsun zamanla herkesi mutlu etmenin imkânı yok. Herkes beğenirse orada ciddi bir sorun vardır demektir. Dedin ya sizi çok seviyorlar ya da hiç sevmiyorlar diye. Oyunlarda da öyle… Ben hiç, güzel, elinize sağlık dediklerini hatırlamıyorum oyunlar için. Ya nefret ediyorlar ya çok seviyorlar. Aynı oyunda yan yana oturan insanlardan birinin yerlere göklere sığdıramadığını diğerinin de küfür edip siz bize ne yapmaya çalışıyorsunuz dediğini biliyorum. Aynı gösterime gelen iki insandan bahsediyorum. Bu çok doğal bir şey ve bence olması gereken bu zaten. Diğerleri formüle edilmiş ve neye tekabül edeceği belli. Mesela bir daha 444 diye bir oyun yazabilirim diye tahmin ediyorum çünkü onun formülü belli. Ama o beni ilgilendirmiyor artık. Surname diye bir oyun yaptık biz Candan’la (Seda Balan). Türkiye’de ilkti. Dev kuklalar vardı. Onu devam ettirmeniz gerekmiyor muydu diyorlar mesela. Biz de diyoruz ki biz yaptık işte, başkası devam etsin. Niye ben onunla uğraşayım, ben başka şeyler denemek istiyorum.  Barzo ile Konserve oyunu mesela. O bir çalışma modeliyle çıktı. Gerçekten ilginç bir çalışma yöntemiyle çıktı. İsmail’le (Sağır)  sohbet ederken onu dedi. Bunun üzerine gidebilirdiniz hocam dedi. Kimse deneyelim demedi. Belki oradan başka şeyler yapabilirdiniz, yapabilirdik dedi. Ben de yapın o zaman dedim. Bizim yeni oyunlarımızda bir tecrübe meselesi oluyor mutlaka. O yüzden ya nefret ediliyor ya seviliyor. Her oyunun bir teklifi var. Barzo ile Konserve’nin, Dertsiz Oyun’un, OBEB’in, Katilcilik de öyle Gerçek Hayatta Alınmıştır, Yalınayak Müzikhol de. Hepsinin akademik bir alt yapısı var. Yalınayak için kabaca bir kabare fikrinin bizim geleneksel tiyatro motifiyle birleştiğinde ne olacağına dair bir alt yapısı var. Kimsenin tartışmadığı. Kimsenin görmediği. Ama bir masada bir gün söylediler bunu. İlk defa duyuyorum çok teşekkür ederim dedim. Hâlbuki altında bir yapı var onun. Sen Yalınayak Müzikhol’ü beğenmeyebilirsin ama o bir deneme. Belki de evet bundan yola çıkıp şuna dönüştürebiliriz demen gerekiyor. Ben genelde ilk deneyip yeterli olmayanı yaratan adamım galiba. Daha iyisi olabilir, evet kesinlikle. İlk defa çok iddialı bir laf tabii ama bir şey deneyen diyebiliriz. Gençliğimde hep mutsuz; ama umutlu gibi ergen laflar ederdim kendime.  Yalınayak ekibi birbirini çok seviyor,  oyunu çok seviyor. Oyunun bir vazifesi var zaten. Sonuna doğru biraz dramatik oluyor. Kusura bakmayın olacak o. Onun da bir görevi var.

H: Peki siz bütün bunların dışında nasıl bir izleyicisiniz? Sizinle genel provalar dışında hiç oyun izlemedik galiba. Ya da nasıl bir eleştirmensiniz?

YS: Kötü bir izleyiciyim. Hiç eleştiri yazmadım, bilmiyorum. Sahtekâr değilim. Fikrimi, hissettiğimi söylerim; eğer soruluyorsa. Sorulmuyorsa çok söylemem; çünkü bilemem karşımdaki insanın tepkisini. Ama seyrederken sıkılıyorsam yanımdakine bakışlar atarım. Güldürmeye çalışırım. Takip etmeye çalışırım oyunu. Bana ne yapmaya çalıştığını açık bir şekilde seyrederim. X tiyatronun oyunu, bakalım ne yapmışlar gibi bir tavrım yok.

H: Çok kötü bir oyun izlediğinizde sinirlenir misiniz?

YS: Kötü oyun izlediğimde sinirlenmem. İyi olabilecek bir şeyi kötü yaptıklarında çok sinirlenirim. Kulise girmişliğim vardır öyle. Bunu yapmaya hakkınız yok diye. İsim veremeyeceğim de bunu Şehir Tiyatroları’nda da gördüm, genelde orada gördüm zaten. Bu kadar özensiz bu kadar ne söylediğini bilmeyen bu kadar elindeki insan emeğini ve yaratıcılığını boşa harcayan, yaptım oldu diyen, bunu da tasarım fikri olarak söylemiyorum; ilgilenmemiş oyunla belli, bunlara çok sinirleniyorum. Bunu da ben yılların yönetmeniyim diye yaptıklarında hiç anlamıyorum. Ben utanırım öyle bir şey olursa. Nasıl yapabiliyorsun?

H: Bazı insanlar derler ya, zamanımı çaldı diye. Bana biraz komik geliyor böyle denmesi.

YS: Onu ben de çok anlamıyorum. Çünkü onu yapmasaydı o insan ne yapacaktı mesela. Klişe bir laftır ama asıl kötüden öğrenirsin. Zamanını çaldığını düşündüğün oyun senin olmaması gerektiğini düşündüğün şeyin karşılığıdır. En azından onu sınarsın. Bir buçuk saatim çöpe gitti derler. Televizyonda dizi seyredince daha mı değerli oluyor zamanın. Ben kendi adıma öyle bakmıyorum. Sahnedeki kişi acı çekiyorsa çok üzülüyorum. Oyuncu olarak hepimizin başına gelebilir. Kötü bir oyunun içindeyim şu an deriz. Bizde şimdi kuracağım cümle olmaz da, hiç istemediğim halde bu oyunun içindeyim derler. Benim çok olmadı o konuda şanslıyım. Oldu da çok olmadı. J Orada oyuncuyu selamdaki suratından, bir de tanıyorsan o kişiyi az çok biliyorsan acı çektiğini ve bunu görmek beni çok üzer mesela.

H: Selam vermekle ilgili ne düşünüyorsunuz?

YS: Ben hiç sevmiyorum.

H: Evet biraz biliyorum sanırım.

YS: Utanıyorum selam verirken. Tomi de öyleydi. Korkunç selamlar verirdik.

H: Şöyle bir şey duymuştum selamla ilgili. O artık sizin Yiğit olarak seyirci karşısında olduğunuz bir an ya o yüzden utanma ve ya gereğinden büyük selam verme gibi durumların da yine oyuncunun karakteriyle ilgisi olduğunu…

YS: Öyle selamlar var ki. Ustalardan çok gördük. Usta denemez onlara da. Ne oynadım deyip selamlar vermek… Tomi de çok utanırdı ben de çok utanırım hiç beceremem. Oynadık işte olurum. Seyirciye hiç bakamam selamda. Oyun sırasında her şeyi yapabilirim. Ama selamda işte uyuz adam oluyorum. Bunu da yanlış anlıyorlardır belki. Ama şeyi hissederim; selam sırasında en azından toplam enerjiyi görebildiğim anlarda, Hayali Temsili oyunun selamında mesela. Yeni ağlamış ve çocuğa dönmüş insanlar görüyorsun. Bence tiyatronun yapabildiği en güzel şey seni çocuk haline götürebilmesi. Alkışlanmak değil mesele. Zaten bir süre sonra ya beğenilmediğini öğreniyorsun ya da standart bir şey gördüklerini ya da çok beğendiklerini. Onu bir süre sonra geçiyorsun zaten. Yine çok beğendiler ya da yine nefret ettiler hayata küselim olmuyor. Ama oradaki seyirci yeni seyrediyor ve gözündeki pırıltı, ona iyi gelen şey, gözündeki çocuk… Hayali Temsil’de Ahmet Sami’nin çok güzel bir lafı var oyunculukla ilgili. Nasıl bir şey diye soruyor Bedia Afife’ye;  çok sevildiğini hissediyorsun diyor. Bu çok doğru bir şey. Gerçekten öyle hissediyorsun orada. Seni seviyor; çünkü sen bir şeye aracı oldun aslında. O his çok güzel bir his evet. Çok güzel oynadınız, ne güzel oyundu denmesinin ötesinde bir şey söylüyorum. Seyircinin en azından bir kısmının çocuğa, kendini saklamayan kişiye dönüşmüş olması… Asıl bizim derdimiz sahnede kendimizi saklamamak. Saklasam kasılır oynayamam. Seyreden de öyle olmalı işte. Oyun sırasında verdiği reaksiyonla oyun sonrasında geldiği halle kabuğundan sıyrılıyor. Babam geçen telefonda biriyle konuşurken söyledi, Cyrano’yu seyretti. Çok nadir seyreder denk geldikçe, gördüm ben ağlayarak ayakta alkışladı. Ağlayanlar var Cyrano’dan ötürü. Ama onunki başka bir his. Ben gelmişim 38 yaşına babam gelmiş 68 yaşına. Ne ağlıyor der insan; ama  o kadar özel bir şey yaşıyor ki. Hem oğlu olduğum için hem de o sırada bir şeye dönüşüyor işte. Başta baba tarifi yaptım ya, dışarıda ağlayan sert yüzlü.  O da kırıldı. Bak ne yaptı sana tiyatro. Özellikle öyle kişiler, seni uzun zamandır tanıyan, anne baba gibi, seyrettiği zaman öyle bir şey oluyor. Ya da çok özel seyircilerin vardır. Benim için Seçkin Hoca gibi, Gülhan gibi yani seyrettiği zaman fikirlerini çok önemsediğim, şu an salonda heyecanı yaratan insanlar vardır. O da başka oluyor tabii. Daha tedirgin oluyorsun.  Sen bir şey soruyordun inşallah unutmadın.

H: Yok unutmadım; çünkü saçma bir soruydu. Sorum şuydu; yarın bir gün, hafızam silindi benim diyelim. Hiçbir şeyi hatırlamıyorum ve bir oyuna gittim. Öncesine bu kadar hikâye yazmamın sebebi sorumun saçmalığı çünkü burayı güzel yaparsam belki soru arada kaynar diye düşündüm. Sizin oyunlarınızda bu bir imza olabilir, başka bir şey olabilir, filifu kelimesi dışında… Ne olursa ben anlarım ki o sizin oyununuz.

YS: Bak Filifu’yu açıklayayım ben sana.

H: Hocam hayır. Ben bu sorumluluğu kaldıramam.

YS: Yok şunu açıklayayım. Filifu kelimesini ben bulmadım. O Gülhan’ın uydurduğu bir sözcüktür. Sadece ikimiz biliyoruz. Çok da tatlı bir karşılığı vardır.

H: Peki, soruma geri döneceğim ama başka bir şey sormak istiyorum. Allah gecinden versin de yavaş yavaş…

YS: Ölüme gidiyoruz. Ne tatlısın sen.

H: Hayır çok ilerde diyorum. Bunu bir yere yazıp bırakır mısınız?

YS: Buna Gülhan ile karar verebiliriz, bir kasaya koyarız belki.

H: Evet soruma dönüyorum. Böyle bir imza hareketiniz veya kelimeniz var mıdır?

YS: Ona ben cevap veremem sanırım. Yazar olarak benzerlikler görülebilir. Mizah vardır kesin içinde. Zekice olmaya gayret eder. Yani seyircinin zihnini çalıştırmaya gayret eder. Bir buluş vardır içinde tahminen. İyi, kötü… Bilemiyorum. Ben Bir Casusa Ağıt’ı seyretmiştim. Cüneyt Çalışkur diye çok değerli bir yönetmen yönetmişti, oyuncu aynı zamanda. Sonra bir oyuna girdik Gülhan’laydı galiba. Oyuna hiç bakamadık. Rahmetli Aziz Nesin’in rahmetli sahnesinde. Gerçekten oyunun adına bile neredeyse bakmadan girdik. 20’li yaşlarımızdaydık o zaman. Oyun başladı yarım saat sonra ben Gülhan’a dedim ki bunu Cüneyt Çalışkur yönetmiş. Çıktık gerçekten de o yönetmiş. Çünkü o bence müthiş bir adamdı. Çok erken vefat etti. Hiç tanımıyorum bu arada. O kadar belliydi ki onun yönettiği bana göre. Arif’in (Akkaya) yönettiğini de ayırt edebilirim, Engin’inkini (Alkan) ayırt edebilirim, Macit (Koper) abininkini ayırt edebilirim diye tahmin ediyorum. Ama benim ayırt edilebilir mi bilmiyorum. Mesela Özen’inkini… (Yula) Belki Murathan Mungan için diyebilirim, Berkun (Oya) için diyebilirim, Halil (Babür) için diyebilirim. Sen olsan anlar mıydın? Ama biraz değişiyor tabii.

H: Evet onu diyecektim. Belki dediğiniz sebepten olabilir. Ama anlayabilir miyim sizin oyununuz olduğunu bilemedim. Peki, yazarken kendi yaşanmışlıklarınızdan da besleniyor musunuz? Ne kadar klişe bir soru oldu.

YS: Sana geyik diyebilir miyim? Tabii ki canım, beslenmez miyim? Hem de nasıl.

H: Rahatlar mısınız sonrasında?

“Gerçek Hayattan Alınmıştır – afiş” Yazan: Yiğit Sertdemir Yöneten: Arif Akkaya Oyuncular: Tomris İncer, Yiğit Sertdemir

YS: Bazen. Mesela Gerçek Hayattan Alınmıştır birazcık öyle bir oyundu. Katilcilik’in bir kısmı öyleydi. Yalınayak ben yazmadığım halde öyleydi. Toparladım biraz bir de mektubu yazdım. Yani senin okuyacağın mektubu. Şu oluyor tabii ki; kustum ve rahatladım gibi olmasa bile paylaştım ve iyi geldi gibi bir durum oluyor. Çünkü zaten oradan yola çıkıyoruz. Senin başına gelmiş olması gerekmiyor bence ama Gerçek Hayattan Alınmıştır’da da kullanmıştım ben o cümleyi; “Birazdan seyredeceğiniz şey gerçek hayattan alınmıştır; çünkü ben yazdım.” Bu cümle çok doğru bir cümle. Ben yazdığım anda bana ait oluyor zaten.  Benim hayal gücümden, yaşanmışlığımdan, yaşadıklarımdan bana kalanlardan ya da gözlemlediğimden yola çıkıyor; ama bazen şuna da dönüşüyor. Annem oyunu seyrettiğinde ben bu çocuğa ne yaptım demişti. Anne-oğul hikâyesi ya. Anne seninle alakası yok bu başka bir şey vs… 🙂 Gerçekten de alakası yoktu.

H: Anneniz de ne güzel bir insan. Yaprak sarması çok lezzetli. Konumuzla alakası yok ama söyleyeyim dedim.

YS: Tabii canım meşhurdur annemin yaprak sarması. Kulisten isterler. Gelecek yapar yine.

H: Benim Gerçek Hayattan Alınmıştır ile ilgili bir anım var. O da şöyleydi. Yeni gelmiştim izleyemedim bu arada o oyunu. Kulisteydik, alkol şişelerine şırıngayla alkol koyuyorlardı. Yetişmeyecek gibiydi. Ben de neredeyse ilk defa kulise giriyordum ve siz vardınız, Tomris hoca vardı. Zaten çok çekiniyordum.  Heyecanlandım sonra yanıma geldi; “Hoş geldin, burada işler bazen böyle olabilir, sıkışabiliriz teşekkür ederiz hayatım yardımın için.” dedi. Ben böyle içimden ay konuştuk şu an diyorum. Aşağıda duracak kimse yokmuş ve daha önce aynı oyunda kapı yumruklanmış o yüzden oyun boyunca aşağıdaydım.

YS: Güzel anıymış. Bütün bunların olmasının sebebi de biraz Tomi herhalde. Konuşurken de öyle diyoruz. Tomi o kadar mutlu olurdu ki şu an diye… Her gün gelirdi yemekler yapardı, herkesin derdine koşardı şu an burada olsaydı ki burada, geyik değil. Biraz onun da mirası gibi.

 

Biraz daha var… Devamı çok yakında…

hazal şahin

hazal şahin

Yorum Yok

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir