Genel

İnsan Unutmazsa Hayatta Kalamaz -3-

Röportajın son bölümü… İyi okumalar. 

Hazal: Yeni açılan Tomi Eğitim Merkezi’nden bahsedebilir miyiz biraz da?

Yiğit Sertdemir: Evet. Bizde çok fazla atölye oluyordu. Mevcutlar devam edecek, yenileri de ekleniyor. Bunu artık Kumbaracı50’den ayırmaya karar verdik. Hele bu sene bu oyun takvimleri ve provalarıyla burada atölye verilmesine imkan yok o yüzden bir yer tutmaya karar verdik. Şimdi orada hem geçen senelerden devam eden benim verdiğim atölyeler, Güray’ların verdiği Fiziksel Tiyatro  ve Komedi  Okulu, Burçak’ın Şarkı Söyleme Atölyesi, 19.30 Atölyesi ve başka kısa dönemli atölyeler de vardı. Bütün bu atölyelerin yapıldığı, toplandığı bir yer olacak artık. İsmini de Tomi koyalım dedik. Şimdi neredesin, Tomi’deyim diyor herkes. Bugün mesaj attım , Tomi’deyiz yazdılar, o bana yeter.

H: 19.30 iş çıkışı kursu çok fazla talep gördü bu sene. Siz de misafir eğitmen olarak katılacakmışsınız.

Y: Öyleymiş. 🙂 Ben bir kere katılacağım.

H: İş çıkışı tiyatro meselesi de Erkan abi, Aslı abla, Ömer abi, Seda abla, İhsan abi, Kahraman abi, Seyfi abi ile çok özdeşleşen bir şey.  Bu da farklı bir mesai.  Bir yandan çocukları var, çalışıyorlar saat 6’ ya kadar sonra geliyorlar ve burada bambaşka şeyler yapıyorlar.

Y: Bence asıl manyak onlar zaten. Bana Altıdan Sonra Tiyatro’yu anlatır mısınız dediklerinde mesela ben hep Aslı’yı anlatırım. Herkes öyledir; ama Aslı çok net bir örnektir; çünkü Karabahtlı Kardeşlerin Bitmeyen Şen Gösterisi provalarında şöyle yapıyordu; biz sabah 4’e kadar prova yapıyorduk gece 11’de başlıyoruz. Aslı gidiyor eve çocuğuna sarılıyor iki saat uyudu uyumadı çıkıyor işe gidiyor akşam 6-7. İşten çıkıp geliyor, oyun oynuyorsa oyununu oynuyoyor. Sonra Karabahtlı provası alıyoruz yine 4’te çıkıyor eve gidiyor.. Bu çok akıllıca bir iş değil tabii. Altıdan Sonra Tiyatro’da biraz böyle evet. Yani ben çok çalışıyorum falan filan ama bu başka bir mesele. Çok özel bir şey. Ankara’ya gittim en son bir söyleşi için. Biz de çalışan tiyatrosuyuz, nasıl oluyor dediklerinde bunu anlattım. Bunu yapabiliyorsanız oluyor. Çok zor bir şey çünkü. Gerçekten çok sevmeniz lazım. Yalan, şaka veya abartı değil. Çok sevmen, hayatının öncelikleri arasında çok özel bir yeri olması lazım

H: Karabahtlı Kardeşlerin Bitmeyen Şen Gösterisi’ni Aslı abla ile oynamanız özel bir tercih miydi?

Y: Aslında başka bir oyun olacaktı. Ömer yönetiyordu. Yabancı bir oyundu.  Sonra provalar sırasında metinle ilgili sıkışıklar oldu, çok ikna olmadı. O metni de Aslı bana oynuyordu. Bir de biz seviyoruz Aslı ile  birlikte oyun oynamayı. Eğleniyoruz yani. Obeb’i seyrettiysen orada da görmüşsündür. Ben Aslı’yla uğraşırım. Onu güldürene kadar uğraşırım.

H: İki kere seyrettim ve ikisinde de gülmemek için çok uğraşmıştı ama en sonunda dayanamamıştı.

Y: Evet ve çok eğlendiğimiz için bir hikaye bulalım dedik, bir şey yapamaz mıyız diye düşündük ve Karabahtlı Kardeşlerin Bitmeyen  Şen Gösterisi  oldu.  Çok acayip bir süreçti. Bu oyun 17 günde çıktı galiba. Ama bu 17 günün 1. gününde hiçbir şey yoktu. Fikir bile yoktu. İki kardeş olalım dışında. 18. günün sonunda kuklalar şarkılar maskeler vardı. Ama kalacak yerimiz yoktu. Kadıköy’de oturuyorduk.  Burada bir otelde kaldık. Sabahlıyoruz, yazıyorum bir yandan çalışıyorum sonra Aslı geliyor falan. Öyle giden bir süreçti. Çok da severiz o oyunu. İsim vardı, oyun yoktu. Sonra doğaçlamalar derken bir anda böyle bir oyun çıktı. Saçmalamak dediğim bu işte. Olmadı, olmadı sonra Gülhan’la Aslı bir doğaçlamaya girdiler. Ben dışarıdan yönlendirdim sonrası çorap söküğü gibi geldi. Bunlar değerli, bunlar güzel. Her oyun çok eğlendik neredeyse.

H: Candan abla ile ondan ne kadar önce tanıştınız?

Y: Bizim Candan’la tanışmamız Kapıların Dışında oyunu ile oldu. 2006 olması lazım. Doğru düzgün tanışmıyorduk. Maskeler yaptı, kuklalar yaptı ama yeni yeni tanıyordu o da. Kukla tiyatrosu  yaptı; ama bir oyun için çalışmamıştık. Gülhan doğum günü hediyesi yapmak istiyordu bana, o sırada Candan da yüzden kukla yapıyor. Bizim fotoğraflarımızı vermiş, ikimizin kuklasını yapmıştı. Öyle tanıştık. Ayşegül Şamlıoğlu da Şehir Tiyatroları’nda Genel Sanat Yönetmeni idi,  konuşurken bana Surname’den bahsetti,  “Yapmak ister misin?” dedi . O sırada öğrendim ki Candan da onun üzerine çalışıyormuş. O sıralar İstanbul Kültür Başkenti projesi vardı. Ben bu Osmanlı şenliklerini çok önemsiyorum bilgin var mı deyince, düşüneyim dedi. Sonra Candan’a ulaştım o bana çizimler gösterdi ve tamam kukla tiyatrosu olsun dedik. Orada çok yakınlaştık Candan’la. Zaten hemen sonrasında Karabahtlı oldu. Oradaki tecrübenin bir sonraki adımı gibi. Sonra bugünlere geldik. Candan çok büyük bir şanstır benim için.

H: Afife’de ödül alırken sizin için beraber hata yaptığım oyun arkadaşım diye söz etmişti.

Y: Öyledir. Çünkü ne ben Candan’a karışırım ne Candan bana karışır. Candan’ın getireceği herhangi bir şey üzerine oyun kurulabilir. Bu benim becerim değil, Candan’ın becerisidir. Çok nadirdir insanın tamam sen ne yapıyorsan yap, yaparsın zaten dediği, arada bir dakika ne yaptın bakabilir miyim demediğin %100 güvenle kendini teslim ettiğin insan. Çünkü öyle de olabilir, bir şey tasarlar biri ve senin onunla beraber bir daha üzerinden geçmen gerekir şöyle de olabilir mi diye. Ama Candan hiçbir zaman öyle değildi. O hep öyle çalıştı. Ona ilham verdiğimiz üzerine çok serbestti ve Surname öyle çıktı zaten. Bir şey yapıyordu gönderiyordu ben onun üzerine oyun kuruyordum. O kadar güzel yapıyordu ki zaten. Çok değerlidir. Alanının bir numarasıdır. Yeteneğini geçiyorum bir de yaratıcılığı, birlikte çalışma keyfi. Neyse… Herkesi öve öve konuştum

H: Sorularım tükendi galiba.

Y: Standart soruların yok mu?

H: Hayır ama Sevinç Erbulak’la yaptığınız bi röportajı  okumuştum, Gazete Müstehak’ta ve oradan iki şey hatırlıyorum. Birincisi parayla olamayan ilişkiniz.

Y: Hala öyle gerçekten, hiç anlamam.

H: Siz bence çok paranızın kıymetini bilen biri değilsiniz. Eliniz çok açık ama geçiniyorsunuz hocam. Nasıl oluyor?

Y: Çok harcamam. Sosyal değilim, işte söylediğim gibi.

H: Hiç borç yapmaz almaz mısınız kimseden?

Y: Bir keresinde ne içindi? Evi taşırken sanırım. Para vermem gerekti, Tolga’ya söyledim Şehir Tiyatroları’ndan çok yakın bir arkadaşım. Aa para istiyorsun diye o da şaşırdı. İki gün sonra hemen gönderdim zaten.

H: Hocam borç böyle bir şey değil. Daha geç gönderebilirdiniz.

Y: Genelde aç kalmayı tercih ediyorum böyle durumlarda. Çok sıkıntılı dönemlerimiz oldu tabii. Evli olduğumuz zamanlarda. Bozuk paraları birleştirdiğimiz. Gülhan çalışmıyordu, ben stajyerdim şu anki asgari ücretten daha az para alıyordum. Ekmek mi alalım yoğurt  mu alalım dediğimiz birkaç ayımız oldu. Onun dışında çok ciddi yoksulluk durumu olmadı açıkçası. Biriktirmiyorum da harcamıyorum da. Birileriyle bir yere gidince harcıyorum

H: Kendinize bir şey almaz mısınız?

Y: Hiç almam. Ya annem alır, ya doğum günümde hediye gelir. Sen geldin eve işte dolapta bin tane şey var. Atamam Çok sıkıcı bir hayatım var Hazal.

H: Hediyelerinizi saklar mısınız?

Y: Atamam tabii ki canım seninki de duruyor. Hiçbir şeyi atamam. Ta ne zaman kağıdın kenarına birisi bir şey  yazdı diyelim onu bile saklarım.

H: Romantik misiniz hocam?

Y: Eskiden romantiktim.

H: Bence kadınlara çok değer veriyorsunuz. Bu sadece kadın – erkek ilişkisi değil. Mesela 3 annenizin olması…

Y: 3 annem ve bir sürü kızım var. Onu na yapacağız Hazal?

H: Kızlarınız birbirini kıskanıyor belki Serpil Teyze de kıskanıyordur.

Y: Değer veriyorum; çünkü onların arasında büyüdüm hep. Beni bütün aileler sever. Ortaokuldan, liseden beri Yiğit var mı var tamam o zaman çıkabilirsiniz derlerdi. Çocuk vardır ya bir tane ailelere güven veren. Ben oydum. Cinsiyetsiz. Bu çocuktan kızlara zarar gelmez dedikleri. Hala öyledir. Hep dalga geçerler benimle. Bu üst kuşak kadınlarının seni sevmesi neden? Neden anneler seni bu kadar seviyorlar derler? Bilmem. Ben de onları seviyorum çünkü. Kutsal geliyor.

H: O zaman siz aşk insanı değilsiniz diyebilir miyiz?

Y: Özele girmeler Hazal? Saat kaç olmuş istersen bir bira içelim?

H: Şu yüzden sordum aslında. Anlattıklarınıza bakınca sanki ihtiyaç duymuyormuşsunuz gibi geldi.

Y: Ben çok güzel bir aşk yaşadım hayatımda, çok değerli bir aşk yaşadım. Herkes gibi. Ama bir daha aşık olacağımı düşünmüyorum. Aşka inanıyorum ama benim başıma geleceğini zannetmiyorum geyiği gibi. Bu onunla eğlenmek gibi olan bir şey gibi değil de… İster miyim  acaba? Sen sormadan ben kendime sorayım.

H: Soracaktım da çok özele girmeyim diye sormayayım dedim.

Y: İsterdim ama evet. Öyle bir boşluğum var mı hayatımda? Olabilir. Bilmiyorum.  Fazla özel bir soruymuş bu evet, vazgeçtim. Zor ama hayatımda bir daha olmayacağı gerçeğiyle barıştım.  Zorumdur bir de ben. Aman kimse benimle uğraşamaz. Bir de boşver sevmek daha değerli bir şey.

H: Sevmek mi sevilmek mi?

Y: Ben gizli seviciyim. 🙂 Gizliden seviyorum herkesi.

H: Sevmek çok güzel ama sevilmek… Bilemedim. Daha az üzücü sanki.

Y: Sevilmek  çok güzel bir şey canım deli misin? Ben yadırgarım ama.

H: Evet ben de onu söyleyecektim. Sanki hak etmediğimi düşünürüm.

Y: Değil mi? Tanımıyorsun etmiyorsun beni niye seviyorsun diyesi geliyor insanın.

H: Oysa sevmek tam olarak…

Y: Budur değil mi? Bir 7-8 sene sonra tekrar konuşalım bunu.

H: Sevinç Erbulak’la konuştuğunuz diğer soruyu hatırladım. İstanbul’a ilk geldiğiniz gün. İstiklal’de bir yere girip yakınınızı aramışsınız.

Y: Evet çok acayip bir gündü. Gümüşsuyu’ndaydı okul. Kaydımı yaptırmıştım. Açtım. Birine sordum nerede yiyebilirim diye. Beyoğlu’nda yiyebilirsin dedi. Ben de Beyoğlu gündüzleri açık mı diye sormuştum. 16 yaşındaydım.

H: 16 yaş üniversite  için çok erken değil mi?

Y: Erken evet. Şok olmuştum herkes üstüme üstüme yürüyor gibiydi. Ama güzeldi.. Üniversite yıllarımız çok güzeldi. Yani İTÜ  yıllarımız. Gerçekten çok güzeldi. Geçen gün biriyle konuşurken dönmek istersen hangi yıllara dönmek isterdin diye sordu kesinlikle İTÜ  yılları. İTÜ yılları dediğim de 1995-2006 yılları. Sonraki yıllar da çok güzeldi kuşkusuz. Ama  o zamanlar gençsin, sürekli birlikte vakit geçiriyorsun, dert yok,  sorumluluk çok az. Bir şey değilsin. Çok şahane bir his bu. Çok eğlenceli bir adamdım ben. İşimizi yapardık çıkardık eğlenirdik. Benim evde kalmayan yoktu mesela. Ortaköy’de oturduğum için yüzlerce kişi kaldı. Her akşam çıkılır bana gelinir. Müzik yapılır, şarkılar söylenir şiirler okunur, küsülür. Çok güzel günlerdi.

H: Peki konservatuara geçmeseydiniz nasıl bir hayatınız olurdu?

Y: Çok mutsuz olurdum. Evinde oturan çoluğu çocuğu olan bir mühendis olurdum muhtemelen. İyi hissetmezdim.  Şimdi mutlu muyum? O ayrı ama en azından bir sürü insan var burada bizimle, ne güzel.

H: Peki son bir sorum var, gerçekten sorularım tükendi. Ama çok ciddi soruyorum bu soruyu.

Y: Tek tek isim sormayacak mısın bana?

H: Aa evet. Aklmdaydı aslında ama bir keresinde bir ismi sormayı unutmuştum kötü olmuştu. Ama soracağım. Evet soruma geçiyorum. Soracağım bu soruyu eminim. Sanat…

Y: Allahhhh…

H: Sanat için midir?

Y: Eyvah eyvah…

H: Yoksa toplum için midir?

Y: Gerçekten bunu sordun mu?

H: Sordum valla.

Y: Çok uzun bir cevap bu eğer geyik yapmayacaksam. Yoksa bunu hemen şakaya vurabilirim. Sanat anan içindir diye.  Bunun cevabını bilmiyorum şundan ötürü; neye sanat dediğimizle ilgili soru işaretimiz olduğu için bilmiyorum. Toplum dediğin şeyin ne olduğunu da bilmiyorum. Ama şununla ilgili bir soru işaretim var. Mesela burada bazı oyunlar yapıyoruz ve buraya özel bir seyirci geliyor. Neden? Seçerek geliyor. Tiyatro seyircisi olmasının dışında ödenekli tiyatrolarda olduğu gibi değil de takip ediyor buluyor ve geliyor. Burası yeni bir tiyatro ve buraya ilk defa gelmiyorsa eğer takipçisidir. Burayı takip etmek demek de bizi neredeyse şahsi olarak tanıyor demek. Ya da yeni geliyorsa da duymuş geliyor demek. Burada yaptığım bir oyunla Adıyaman’da bir oyun yapmak, Sivas’ta oyun yapmak arasındaki mesele ki  DT’nin vazifesi bu ya. Mardin Mardin olalı böyle zulüm görmedi mi yoksa ne de güzel sanat oldu mu? Şimdi bununla ilgili soru işaretim var niye var çünkü burada yaptığımız oyunda şunu kestiremiyorsun; örneğin; Gerçek Hayattan Alınmıştır bence Türkiye’nin her yerinde birilerine temas ederdi, 444 oyununu nerede oynasak seyirci güldü. Çok oynadığımız için 444 örneğini verdim. Tabii yine de korunaklı yerlerdi. Yaptığım oyunun böyle bir takipçisi olan kişiye nasıl hitap ettiği ile ödenekli bir tiyatro arasındaki farkı tartışıyorum ben de. Yani bu yaptığımız tamam güzel, çok keyifli belli bir sayıdayız ve o sayı içerisinde belli bir beğeni ölçütümüz var. Aşağı yukarı  bir tiyatro ölçütü var. İlk defa böyle bir yerde oyun seyretmiyorlar genelde. Ama diğer tarafta ilk defa tiyatroya  gelen ya da tiyatroyu öyle zanneden kişiler de olabilir doğal olarak. Orada da ürettim ben, yani ŞT’de de oyun koydum Bakırköy’de de koydum. Konvesyonel tiyatro olarak bu örnekleri veriyorum. Toplum  için midir sanat  için midir meselesinde asıl dert ettiğim şey biraz o. Halk tiyatrosu  geleneğimiz var ya bizim. Onun yolu nasıl olabilir acaba diye merak ediyorum. Mesela Hayvan Çiftliği bence öyle bir oyun, 7’den 70’e herkesin algılayabileceği bir oyun. Cevabını verebileceği, yorum yapabileceği bir oyun. Richard da aslında öyle. Mesela Şizo Şeyks değil diyebiliyoruz ya hemen. Bunu kıstası ne? Onu araştırmak bana değerli geliyor. Yalınayak Müzikhol mesela her yerde oynanan bir oyun ama bazı oyunlar var ki başka sahnelerde oynadığın zaman anlamını yitirebilir ya da bu ne ya denenebilir. Kavranamayabilir. Sonuçta bir beğeni ölçütü var bu da seyircinin kendi yaşamsal biriminden kaynaklıdır.

H: Peki Şizo Şeyks’i daha önce hiç tiyatro izlememiş birinin izleyip bambaşka bir şey anlaması, çok farklı bulması sizi nasıl hissettirir?

Y: Bana domates atılsa da beni rahatsız etmez. Ya da edebilir bilmiyorum. 🙂 Beğenmeyebilir tabii ya da çok farklı anlayabilir ki bence tiyatro  öyle bir şey zaten. Biz bunun en net örneğini Dertsiz Oyun’da gördük. Her gelen seyirci hikayeyi başka şekilde anlıyor. Ben öyle düşünüyorum. Çocuk tiyatrosu yapmak gibi değil ama  çocuğa oyun yapar gibi yapmak. Çocuğun bir hayal gücü var henüz kirlenmemiş olan. Çocuğa bir şey söylediğin ya da gösterdiğin zaman o senden çok farklı kavrayabilir meseleyi. O diyor ki buna bu kedi, bu şu an annemin evi  ve sen de tamam diyorsun. Saçmalama çocuk demiyorsun. O yüzden Hayal-i Temsil  için dediğim, seyircinin çocuklaşması benim için çok kıymetli bir şey. Biz seyirci olarak hikayeyi kendimiz tamamlıyoruz. Dedim ya birisi küfür ediyor diğeri yere göğe sığdıramıyor. Bu beğeni ölçütü olduğu kadar kendi hayatımızda karşılığı olup olmamasıyla da alakalı. Biz Gerçek Hayattan Alınmıştır’ı oynadığımız zaman çok beğenildi. Ödüller aldı, aday oldu. O anlamda da beğenildi . Ama mesela bizim alternatif mekanların oyuncuları sevmedi. Çok net olarak onlar sevmedi. Dertsiz Oyun bizim tayfanın taptığı oyun. Hala sorsan Dertsiz Oyun derler. Bu neye göre değişiyor? Nasıl oluyor. Gerçek Hayattan Alınmıştır gerçek dışı geldi ama bizim için çok gerçekti Tomi’yle. Hatta bu anlamda değerlendirilmesi şu açıdan üzdü beni mesela; o zaman çok yüzeyde bir şeylerle mi ilgileniyorsunuz şu an dedim. Çünkü burada katmanlı olan bir şey var ve bu katmanlı olan şeyin içinde kuşak var, akrabalık meselesi var, meslek ilişkisi var, ölüm yaşam çelişkisi var gibi gibi.. Biz hikayemizi kendi tamamladığımız yerden bir oyuna bakıyorsa ya da bir oyun bize hikayeyi tamamlama şansı veriyorsa o zaman biz istediğimizi söyleyebiliriz elbette… Zaten sen tiyatro yapıyorsan eleştiriye kendini açarak yapıyorsundur. Sadece bu konuda benim şöyle bir sıkıntım oluyor; eleştiri senin düşündüğün gibi olmayınca kötülemek anlamına gelmiyor. Bu bir sıkıntı. Karşındakinin ne yapmaya çalıştığını anlamak önemli. Soytarım Lear gibi bir şey yaptık o yüzden ben çok rahat bunun üzerine konuşabiliyorum çünkü nefret edenler oldu küfür edenler oldu bayılanlar oldu. Bana sorsan ben de nefret edilesi mi bayılası mı bilmiyorum. Ama biz ürettiğimiz için söylüyorum, oyun senin beklentini karşılaması için yapılmaz. O zaman sen benden seri üretim bekliyor olursun. Kalıplı bir şey anlamına geliyor bu. Biz o kalıplarda da yokuz. Biz dediğim gibi yeniyi tecrübe etme yolunda varız. O yüzden şu tür cümleler kullanılır oyunlar hakkında; hiçbir şey anlamadım. Mümkün. Bu seni cahil beni bilgili yapmaz. Beni zeki, seni aptal yapmaz. Ya da bizi başarıya ulaşamamış da yapmaz. Sadece bizce sana ulaştırmaya çalıştığımız şeyin sana ulaşmadığı anlamına gelir. Bir de anlamak çok tehlikeli bir kavramdır. Bir şeyi çok rahat anlatabilirsin. Matematik bu işe yarar. Ama çok anlamak istiyorsak da oturur makale okuruz. Tiyatronun  anlamakla ilgili olduğunu düşünmüyorum. Hikayeyi tamamlamakla ilgili olduğunu düşünüyorum. Oyundan çıkınca bir şey oldu ama dur bakayım.. Bu kadar bir şey olduğunu düşünüyorum. Bunun son örneklerinden bir tanesi Şizo Şeyks işte. Seyrettiğin şey seni çok sıkabilir hiç bir şey anlamayabilirsin. Biliyorsan Shakespeare metinlerini, sen de tanıksın bazı oyunlarda daha ilk başta anlaşılıyor seyircinin nasıl reaksiyon vereceği. Durumun absürt olmasına sıcak bakıyor. Kimi oyun oluyor kahkahalarla giden.  Neden çünkü o lafın nereden geldiğini kendi tecrübesinden  biliyor. Ama tiyatro, tiyatro  sanatçılarına yapılmıyor. Çok sıkılanlar da olabilir.  Oluyordur. Ama bir şey tecrübe ediyor o sırada. Temel hikayeyi algılayabiliyor mu? Algılamıyor demek mesela biraz ayıp. Yaratıcı ona bir şey yapamaz yani. Çünkü algısını belli bir tarafa yönlendirmiş demektir. Şu tür oyunlar olsun ben o oyunlarda çok rahatım dersin ama halbuki diğer tarafta çok zorlayan bir şeyler var. Öyle olsa Beckett  çıkmazdı, absürt  tiyatro  çıkmazdı, Brecht çıkmazdı.. Yeni bir şey çıkmazdı zaten. O yüzden anlamak çok tehlikeli. Anlamadım ve beğenmedim bana göre bir beğeni ölçütü olamaz.

H: Ama bence izlemek de çok efor isteyen bir durum. Anlamak, algılamak, görmek… Seyirci olmak da kolay bir iş değil.

Y: Hiç kolay değil ama şu önemli;  bu telefonlar çıkıyor, oturduğu yerden gizliden çekmeye çalışıyor sanki biz görmüyormuşuz gibi. Böyle bir gerçek var zaten. Çok hızlı akan bir dünyanın içerisindeyiz. Artık 45 dk,  1 saat, 2 buçuk saat bir film seyretmektense Facebook’tan 1 buçuk dakikalık bir videoyu seyrediyor ve o ona yeterli geliyor. Zaten hızın içerisinde  görsel bombardımanın içerisinde yaşıyorsun ve bu seni aslında bir şeye dönüştürüyor. Televizyonun, internetin sana sunduğu olanağı tiyatrodan  bekliyor oluyorsun. Ama sen şunu yapmıyorsun mesela, müziği daha çok sevdiğin için bir resmin başına geçip niye ses çıkmıyor bundan diyor musun? Tiyatroda, o anla çok alakalı olduğun için gerçekten o anın içerisindesin. İster dışında seyret istersen bir oyunda olduğunu unut sahnedekilerin tercihine veya senin o anki haline bağlı olarak. O anın içerisinde aslında seninle biz karşılıklı yani seyirci ve oyuncu beraber diyoruz ki; güzel kardeşim, baba, ağabeyim, ablacım, arkadaşım neyse beraber bir yola çıkalım. Şimdi bu yola çıkmak isteyebilirsin, istemeyebilirsin. Bu tamamen senin tercihin. Ama beraber bu yola çıkıyorsun ve o yolda eğer senin kurallarına göre benim ilerlememi istiyorsan orada biraz yollarımız ayrılıyor. Çünkü o dünya zaten senin istediğin gibi; geri sarmalar, ileri almalar, kanal değiştirmeler, bunların hepsi televizyonda var. Burası onların yeri değil. Olamaz da. Buradaki mesele o değil. Bu ikisi birbirine karıştığı zaman sahne üzerindeki seyircinin talebi değişiyor ve bu biraz hırçın bir talep. Hadi ya hadi gibi. Bir dur, bir sükunet. Bırak bakalım ne olacak. O görüşü o bakışı yitirdiği zaman, evet tiyatronun  işi zorlaşıyor. Sen de ama hayat da buraya doğru gidiyor teknoloji çağı diyorsan o zaman bazı detayları da sen kaybetmiş oluyorsun. O talebe ısrarlı bir şekilde bu oyun tutar çünkü… Cevapları doğrultusunda yaklaşıyorsan üreten olarak kendini de kısıtlıyorsun demektir. Böyle yapılabilir yapılmaz demiyorum ama bu yeni bir yaratı, tartışırız tabii yeniyi de, kolay olanı seçiyorsun demektir. İzlemek nasıl bir şey, dışarıda duruyorsun izliyorsun, seyretmek beraber yol almak demek. En basiti; sen güldüğünde ben susmak zorundayım. Sen bana etki ediyorsun. Bu yüzden bu seyir ilişkisinin seyirci tarafının o alışkanlıkla buraya geliyor olması aslında büyük zarar. Farkında olmadan içinde olduğun şeylerin, sadece oyuna zarar değil sonrasında üretilecek şeylere de zarar. Şundan bahsetmiyorum. Gülmeye ihtiyacımız var komedi istiyorum. Ben de eve gidip bütün gün 12 saat prova yapıyorsam televizyonda abuk subuk komik bir şey seyrediyorum. Zihnimi yormayacak. Seyirci olarak eğlenilecek komedi istiyor olabiliriz ama ondan bahsetmiyorum. Seyir ilişkisinin kirlenen tarafından bahsediyorum. Filifu’nun İntikamı’nda biraz böyle bir şey var mesela. Seyir ilişkisi zaten her şeyi büyülü yapıyor ya o yüzden herkes kendi istediği gibi anlamakta özgür. Bunda alınacak bir şey de yok. Sadece bana diğeri, seyirciyi aptal yerine koymak gibi geliyor. Komedinin kuralıdır ya. Sahnedekinden kendini daha zeki hissedeceksin seyirci olarak. O düşecek güleceksin. Sahnedeki en az bir kişinin bilmediği bir şeyi sen biliyor olacaksın. Komedinin kuralları… Onun arkasında bir şey olacak sen göreceksin o görmediği için güleceksin. Ama bak sen anlamazsın zaten deyip bir şey yapıyor olmak seyirciyi aptal yerine koymak diye bir şey olamaz.  O yüzden ben yazarken de seyirciyle konuşur gibi yazmaya çalışırım. Beraber yol aldığımız için. Seyirci şimdi ne zannetsin, neyi öğrensin demenin yanında neyi öğrendiğini zannetsin. Polisiye gibi yani ki aktif olsun seyirci, öyle olması gerekiyor çünkü. Bunu sadece seyirciye söylemiyorum. Düşünmesi gerekiyor. Tabii ki zaman içerisinde algımız çok kısaldı. Belli bir süre sonra ben acaba yarın ne yapacağım, acıktım mı? Hop gitti oyun. Onlar hepimizde oluyor. Mesleki deformasyon olarak da oradan bir çağrışım oluyor, kafan başka bir yere gidiyor

H: Ama bazen bir oyun seyrediyorsun ve kayboluyorsun içinde… Evet artık  zamanı geldiyse,  gelelim Kumbaracı50 ailesinin özel isimlerine.

Y: Ne diyorum şimdi ben?

H: Size çağrıştırdığı bir kelime söylüyorsunuz. Size ne hissettiriyorsa.

H: Yaman Ömer Erzurumlu

Y: Ev arkadaşım

H: Erkan Kortan

Y: Şahidim

H: Aslı Can Kortan

Y: Oyun arkadaşım

H: Seda Yürük

Y: Didiştiğim canım

H: Erhan Yürük

Y: Didiştiğim canıma katlanan adam

H: Selin Girit

Y: Oynamayı özlediğim arkadaşım

H: Onur Kahraman

Y: Nevi şahsına münhasır dostum

H: İhsan Dehmen

Y: Teknik dahi

H: Candan Seda Balaban

Y: Can dostum

H: Sinem Öcalır

Y: Yetenek kumkuması, arızalı yetenek kumkuması

H: Seyfi Erol

Y: Gizli yetenek

H: Murat Kapu

Y: Şımarık oğlum

H: İsmail Sağır

Y: Ağırbaşlı oğlum

H: Senem Oluz

Y: Deli dost

H: Burçak Çöllü

Y: Hoca, yetenekli hoca

H: Gülhan Kadim

Y: Filifu

H: Filifu

Y: Sır.

H: Tabii bunlar benim yakın olduğum ve sorabildiğim isimler. Soramadığım varsa şimdiden kusura bakmayın diyorum.

Y: Bitti mi?

H: Evet. 2 saat 40 dakika konuşmuşuz.

Y: Olmuş mu o kadar?

H:  Olmuş valla hocam. Çok teşekkür ederim çok güzel bir sohbet oldu.

Y: Ben teşekkür ederim benim için de öyle oldu.

Bitti…

Doğa Uğurel

Doğa Uğurel

Yorum Yok

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir