MİSAFİR ODASI

“İnsan Unutmazsa Hayatta Kalamaz” -1-

O günden hiç fotoğrafımız yok… Zaten o günü anlatacak bir fotoğrafımız da yok. Anısı var, hissettirdikleri var. Röportaj diyemem birazdan okuyacağınız yazıya. Çok güzel bir sohbet diye anlatabilirim. Mekânda kimsenin olmadığı bir Kumbaracı50 akşamıydı. Kahvemiz bitmek üzereydi ama çayımız vardı. Bir de güzel muhabbetimiz. Biz biraz uzun konuşmuşuz ama 3.5 saat kadar. Kesmesi, kırpması çok zor olacaktı o nedenle 3’e böldük. İlk bölümde biraz daha hayata dair konuştuk. Tiyatro sohbetimiz de çok yakında…

“O günden fotoğrafımız yoktu. Geçen sene çektirdiğimiz bu fotoğraf vardı ve bunu koyalım dedik.”

Hazal Şahin: Ben bu yaz yoktum. Yokluğumu hissetmişsinizdir.

Yiğit Sertdemir: Hissetmez olur muyum? Gözlüğüm yoktu yaz boyunca. (Tiyatroda kimsenin olmadığını düşündüğüm için aldığım gözlük Yiğit Hoca’nın gözlüğü çıkmıştı ve ben bütün yazımı onunla geçirmiştim. Tabii gerçekler çok geçmeden gün yüzüne çıktı ve gözlük asıl sahibini buldu.)

H: Evet öyle talihsiz bir hata yapmıştım. Gelelim geçtiğimiz yaza, bu sezon 3 oyun yönettiğinizi ve birinde de oynadığınızı biliyoruz. Hatta bilgilerimiz arasında 47 gün aralıksız her gün çalıştığınız bilgisi de var. Öncelikle sağlık durumunuzu sormak istiyorum. Nasılsınız?

YS: Yıkılmadım, ayaktayım. Sağlık durumum iyi. Pek çok kişi de onu söyledi. Son gün yıkılacağımı, sürmenaj olacağımı, daha önce de olduğu için.  Gerçekten çok yoğun geçti. Ben de bu kadar yoğun bir programa daha önce hiç girmemiştim açıkçası. Sabah 11 gece 11 hatta bazen gece 3-4 oldu. Yorulduk, özellikle son 10 gün çok yorucu geçti. Bir tek III. Richard provası kalmıştı o zamanlar. Zorlandık; ama sağlığıma bir şey olmadı.

H: Peki, en başında program yapılırken bu kadar yoğun geçeceği belli miydi?

YS: Belliydi. Çünkü çok ciddi bir program yapmıştık. Tahminimden az ya da çok çalışmadık.  Ama herkes çalıştı, sadece ben değil. Senem de üç oyunda görev aldı. Burçak iki oyunda görev aldı. Candan üçünde de vardı. Oyuncular yine öyle.

H: Bir de bu sene yeni oyuncular geldi. Kumbaracı50 büyüdü, çoğaldı yeni insanlar geldi ve kalabalıklaştık.

YS: Şu an yaklaşık 60 kişiyiz. Ben çok mutluyum, çok iyi hissediyorum. Zor bir seçme dönemi geçti. Birkaç senedir düşünüyorduk çoğalmayı. Genç kuşağın üzerine bir umutsuzluk serpilmiş; şimdi ne olacak, hayat üzerimize geliyor hali. Bir de tiyatro ile uğraşıyorsan… Eski saygınlığı yok… Bizim için biraz daha farklıydı. Macit (Koper) abiyi ilk gördüğümde karşısında titredim mesela. Müşfik Kenter’i görünce yine aynı şekilde olurduk. Şimdi başkaları için öyle değil. Öyle olunca iyice umutsuzluğa kapılıyor insan. Ne için yapıyorum bu işi sorusu iyice öne çıkıyor; ama aslında bir yandan da bu yüzden yapmak lazım; çünkü tiyatro saygın bir alan. Üretiyorsun, yaratıyorsun. Ürettiğini paylaşıyorsun.  Umut yaratmaya çalışıyorsun, umut yaratabiliyorsan o başka birinde daha filizleniyor ve çoğalıp gidiyorsun aslında. O yüzden düşünüyorduk çoğalmayı çünkü başka çaresi yok. Kumbaracı50 şu an Beyoğlu’nda ki en eski ikinci tiyatro. Bunu sık sık söylüyorum çünkü bu çok trajik, çok kötü bir durum. Ne Muammer Karaca’lar var ne başka bir yer. Açılan alternatif mekânlar da tek tek kapandı ya da taşındı. En eskisiyle (Ses Tiyatrosu) en eski ikinci arasında 100 seneden fazla var. O yüzden burada da direnmekte fayda var. O yüzden diyoruz ki  “Bizim elimizden ne geliyor?” Biz tiyatro ile uğraşıyoruz, oyun yapıyoruz o zaman oyun arkadaşlarına ihtiyacımız var. Gelin beraber oynayalım. Zaten yol arkadaşı arıyoruz dedik.  Çok iyi oyuncular, çok müthiş kafalardan ziyade, çok müthiş uyuşacağımız kafalar ve çok iyi yol arkadaşları arıyoruz ve bunun sonuncunda da bazı arkadaşları seçtik. Şu anda da ben kendi adıma çok memnunum. Ekip de öyle.  Alamadığımız kişiler oldu. Gönül isterdi ki daha fazla kişiyle bir araya gelelim.

“III. Richard”

H: Aslında bu umutsuzluk ile ilgili de bir şey sormak istiyorum. Bu yaz kendi yaşlarımda, 20’li yaşlarda bir grup insanla beraber bir tiyatro kampındaydım. Oraya hepimiz eğitim almak için gitmiştik ama o eğitim sürecinde bile umutsuz olduğumuz birçok an vardı. Üretmeden öncesi de ürettikten sonrası da ve daha kaç yaşındayız. Neden böyle olduğumuzun cevabını bir noktaya kadar verebiliyorum ama çok da anlayamıyorum açıkçası. Bu kadar umutsuz olmamız normal mi bilmiyorum.

YS: Mesela bizim kuşak için kayıp kuşak derler. Neden öyle denir çünkü 80 darbesi olmuştu ve sonrasında biz “Aman yavrum, karışma” diye korkuyla büyütülen bir nesil olmuştuk.  Bir önceki kuşaktan çok ciddi kayıplar verildiği için, çok canlar yandığı için bizim kuşak genelde hiçbir şeye bulaşmayın diye yetiştirilen Tonton’un (Turgut Özal’ın) kuşağı oldu. Apolitik bir kuşak diye bilinir. Bizim kuşağın sizin yaşlarındaki durumunu düşünüyorum. Ben bizim kuşağa kızardım, hala da biraz kızgınımdır. Çabuk pes ettikleri için. Sizin kuşak için çok önemli olduğunu düşündüğüm bir “Gezi” gerçeği var mesela.  Bu önemli çünkü “Gezi” bir anda sizin kuşak sayesinde var oldu. Her ne kadar kirletilmeye çalışılsa da aslında kirletmeye çalışanın bile gerçeğini bildiği bir yerdi.  Çok umutlu bir şeyin bir anda, “Aslında olmuyor mu?”, “Hani olacaktı?” dediği tarafı gördüğünüz için bir şeylerin düzelebileceğine dair umudunuz olduğunu düşünüyorum. Bir de gençken insan daha umutsuz olur zaten. Çünkü gelecek hayali vardır; ama gerçekte elinde somut şeyleri yoktur. “Allah’ım ne olacak?”, “Bu yaşıma geldim hala bir şey yapamadım” gibi endişelere gark olur; çünkü hep zaman kaybediyormuşsun gibi hissedersin. Hâlbuki öyle yürümüyor işler. Ben kendi hayatım için her zaman umutsuz olabilirim, mutsuz olabilirim ki gerçekten öyleyim. 🙂 Ne mutluyum ne umutluyum, kendi hayatım için söylüyorum tabii bunları; ama bir arada olmakla ilgili hiçbir zaman umutsuz olmadım. Niye bu kadar çok oyun birden çalışılıyor mesela? Bu yüzden işte. Buradan çok fazla paralar mı kazanıyoruz? Aksine cebimizden veriyoruz. Kariyerimizin en müthiş yılı mı? Hayır, kariyerimizle hiç alakası olmayan şeyler yapıyoruz bazen. Niye yapar insan? Hırs mı? Hırsını yönetemeyecek kadar aptal değiliz hiçbirimiz. Bütün bu duyguları sakin sakin yönetebiliriz. Bunlar genç yaşlarda kaldı. Bunun tek sebebi var; bak ne güzel bir aradayız işte. Çünkü insanın yaşı ilerledikçe daha iyi anlıyor galiba bu durumu. Bir aradaysan daha iyi hissediyorsun.

Atölye verdiğimde ya da 20’li yaşlarda farklı gruplarla çalıştığımda herkeste benzer bir umutsuzluk görüyorum ama.  Bu çok normal çünkü tiyatro eğitimi veren okullar çok arttı. Tiyatro ile uğraşan insan sayısı çoğaldı. Alaylısı, eğitimlisi… Kuşağın genel sorunları dışında bu alanda da öyle bir yalnızlık var; çünkü bahsettiğim gibi kendince çok değerli ama insanlar tarafından çok değersiz görülen bir alanın içindeyim diye düşünüyor herkes.  Artık klasikleşen muhabbet şu oldu mesela; “Ne iş yapıyorsun?” diye sorduklarında tiyatrocuyum diyorum, yok yok asıl işin ne diyorlar.  Ay yazık ya doğru düzgün mesleği yok, gibi şeyler.

H: Ben bu konuda şöyle bir şey düşünüyorum. Ne kadar doğru bilmiyorum ama bence insan kendi saygınlığını biraz kendi yaratıyor. İçini ne kadar doldurduğunla alakalı bir şey olabilir mi belki?

YS: Sen bireysel saygınlıktan bahsediyorsun. Onu insan tabii ki kendi yaratır. Sen de benim için saygın bir iş yapıyorsun mesela şu an ve bunu kelimelere dökebilirim.  Yaş ilerledikçe anlıyorsun – Tomi’den (Tomris İncer) sonra özellikle- “Ölüyoruz, manyak mısınız siz?” Şimdi bu ölüyoruz, manyak mısınız siz cümlesi zaten insan hayatının büyük paradoksal sorusu.  İnsan öleceğini bile bile nasıl yaşar? Ama bunu şöyle değerlendirebiliriz. Ölüyoruz işte ya zevk alalım hayattan ne takılıyorsunuz, birbirimizi üzmeyelim de diyebiliriz ya da şuna da dönüşebilir bu; “Öleceğim zaten ne uğraşıyorum ki?” “Bana ne” de diyebilirsin. Ama bu tamamen senin neyden keyif aldığın ve kendini ne için işe yarar gördüğün ile alakalı bir şey. Ben Yiğit olarak ya da Altıdan Sonra ekibi adına belki de öyle bir gelenekten geldiğimiz için; amatör, acemi değil, amatör bir yerden geldiğimiz için bu durumla meseleyi yürüttüğü için kavuk geleneği gibi görüyoruz galiba. Bir şeyin devretmesini, çoğalmasını, büyümesini her zaman önemsemiş ve benimsemiş bir ekip olduk. Bundan huzur duyuyor olabilir insanlar. O kadar uğraşıyoruz mesela, ödenekli bir tiyatro değiliz, oyunlar herkesin seveceği oyunlar olmayabilir ki bunlar da yüz milyonlara ulaşmayacak. Alternatif sahne seyircisi dediğin olsun 10.000. Öyle olunca da manyak mısın sen diyebilirsin kendi kendine. Niye uğraşıyorsun bu kadar. Galiba bizim şöyle bir durumumuz vardı. Biz İstanbul Teknik Üniversitesi’nde (İTÜ) amatör tiyatro yaparken,  mayıs ayında toplanırdık. Oyun yönetmek isteyenler oyun yönetir, oyunlar belli olur ve okul kapanır. eylül-ekim aylarında başlardık oyun provalarına. Mayıs’a kadar 8 ay haftada 2 gün. Ayın sonunda mayısta bu oyunlar gösterilirdi. Yarışma olurdu. Ödül alırdın, ödül verirdin. Biz böyle tiyatro yaptık. Neden? Bizim için önemli olan o 8 aydı zaten. Şimdi böyle tiyatro yapmış birisi birincil olarak sonuçtan haz almak ile ilgilenmiyor. Süreçten haz almakla ilgileniyor. Bir kere oynadığımız da oldu. 8 ay çalışıp sadece 1 ya da 2 kere oynadığımız oyunlar var. Mesela hâlâ anlattığımız Üç Kızkardeş oyunu vardır. Gülhan (Kadim), Aslı (Can Kortan) Onur (Kahraman) ve ben oynuyorduk, sorsan bize, en keyif alarak çalıştığımız oyunlardan birisidir. Çok şey öğrendik biz o oyundan.  Böyle bir alışkanlığımız olduğu için biz daha çok süreçle ilgileniyoruz. O yüzden tiyatro dünyayı değiştiremez; ama dünyayı değiştirebileceğine dair umut yaratabilir.

H: Bu sene biz de diğer ekipler de fazlasıyla oyun çıkarıyor. Bir yandan da kötü şeyler oldu ve olmaya devam ediyor. Ama bu bizim bak hayat devam ediyor deme şeklimiz olabilir mi? Belki direneceğiz belki acımızı böyle dindireceğiz ya da yaptığımız işle yaptıklarınızı unutmayacağız ve unutturmayacağız deme şeklidir.

YS: Bence söylediğin çok doğru bir şey. Filifu’nun İntikamı bunu anlatıyor mesela.  Gemi batıyor olsa da keman çalmaya devam edecek meselesi var ya, bu olacak zaten. Ben şöyle görüyorum; şuan çok kötü bir ortam var; ama öncelikle bunun geçeceğini bilelim. Bak zamanında geçmiş. Önemli olan geçerken şu an maruz kaldığımız durumu nasıl atlatacağımız, nasıl idare edeceğimiz. Mesela Filifu’nun İntikamı fikri oluşurken benim için itici güçler KHK’dan atılan hocalardı. Biraz da onlara, biz yapacağız, biz üreteceğiz demek içindi. Yan yana duralım derken romantik bir şey söylemiyorum. Geçecek, bir sakin olalım. Çok acılı geçebilir. Acılı geçiyor çünkü şu an.

H: Ama tabii insan bu duyguyu, yaşadığı şeyi idrak etmekte çok zorlanıyor. Çünkü bazen aklın almıyor, yutkunamıyorsun sinirinden. Onu üreterek akıtmak mükemmel bir şey ama herkesin bunu yapabilecek gücü olduğuna inanmıyorum. Sokağa çıkıp bağırasın geliyor hiç yanlısı olmasan da içinden şiddet isteği geliyor.

YS: Belki bazen o noktaya da gelebilirsin. Ama bütün bunlar zaten o noktaya gelinmesin diye vardır. Belki de inmelidir, belki bunu yapmalıdır… Ama birlikte hayat kurmak,  idame ettirmek istiyorsan da yalandan değil ama barışma meselesini de öne çıkarmak gerekiyor. Hem kendinle hem durumla hem de yanındakiyle. Çünkü tiyatro en fazla ne yapabilir ki? Zamanında denenmiş öyle şeyler işte.  Ama sonra tiyatrolar bombalanmış, oyuncular dövülmüş. Ama şu an öyle bir dönemde olduğumuzu düşünmüyorum. Çünkü hiçbir dönem bu kadar aleni değildi. Teknoloji çağındayız, anında giriyorsun öğreniyorsun her şeyi. Şu an gözle görünür olanı inkarla hayatta kalıyor bazıları. Hani bu toplum unutkan toplumdur, belleksiz toplumdur durumu var ya. Ondan yani. İnsan unutmazsa hayatta kalamaz.

“III. Richard” Fotoğraf: Eren Yiğit

H: Korkuyor musunuz?

YS: Kendi adıma korkmuyorum açıkçası. Bu oyunları yaptığımız için başımıza bir şey gelir mi diye korkmuyorum, biraz baba tarafım daha aktif o açıdan. Şundan ötürü korkmuyorum, sonuçta oyun yapıyoruz. Evet, bu oyunlar bir şeyleri anlatıyor ama başka bir oyun yapsaydık o da bir şey anlatacaktı ve ‘’kaypak satıcı’’ diye anılmak beni daha çok korkutur, bizim grup için de öyle. Benim çok hatam olabilir ya da benden de nefret edilebilir. Ama hep aynı şeyi söyledim. Altıdan Sonra ekibine Kumbarıcı50’ye laf ettirmem. Çünkü nasıl yüreklerin burada olduğunu biliyorum. Ne zorluklar çekildiğini biliyorum. Bilmiyorsa o insan o onun kendi ön yargısı. Bu konuda bir şey yapamam; ama biz böyle tiyatro yaptık hep. Politik tiyatro yapıyoruz anlamında söylemiyorum. Shakespeare yapıyoruz sonuçta. Her oyun ne kadar politikse o kadar politik. Hayvan Çiftliği George Orwell’in romanından uyarlanma bir oyun. Bilmem kaç sene sonra tekrar yapılıyor. Biz bir şey yapmıyoruz,  yazılmış zaten. Tiyatronun keyfi sinema gibi de değil; çünkü hiç alakan olmadığı insanlarla yan yana oluyorsun ve seyir halindesin. Aynı anda gülüyorsun, aynı anda sahnedeki birini alkışlıyorsun. Beraber bir şey yapıyorsun. Sokağa çıkıyorsun. Buraya geliyorsun kolonlu bir alanda oyun seyrediyorsun ve çıkıyorsun. Aslında bir araya geliyorsun. Şehir Tiyatrosu için de aynı şey geçerli. Bir araya gelmek. Hiçbir dünya görüşünün tutmadığı, aynı partiye oy vermediğin, aynı cinsel yöneliminin olmadığı birileriyle yan yana gelip aynı şeye gülebiliyorsun. Senin aynı şeye gülebildiğini gösterdiği için umut var. Mesele o zaten.

Ne kadar romantik algılanırsa algılansın söylediğim şey;  sahnede çok kötü bir oyun seyredebilirsin, çok saçma da gelebilir, beğenmeyebilirsin, seyirci olarak oturduğun yere kan da sıçrayabilir her neyse… Sonuçta yanında hiç tanımadığın biriyle seyredebiliyorsun ve reaksiyon verebiliyorsun. Tiyatro hariç her şeyi konuştuk…

Arkası yarın…

 

hazal şahin

hazal şahin

Yorum Yok

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir