MİSAFİR ODASI

Mutsuz Olduğumda Gülerim, Gülerken Zaten Gülerim

Birazdan okumaya başlayacağınız röportajın keşke ses kaydını bırakabilsem şuralara bir yerlere. Uzun zamandır bu kadar sesli ve bu kadar sık aralıklarla kahkaha atmamıştım. Güldüğümüz her cümle sonuna parantez içinde (Burada kahkaha attık) desem aynı etkiyi vermeyeceği için buradan yazıyorum. Biz muhabbet ederken çok güldük, hem de sokaktaydık hem de kadındık… Dilay gelmişti fotoğraflarımızı çekmek için. Ben nereden bileyim iki İzmirli yan yana gelince bu kadar güleceklerini. Ben de katıldım onlara…

Seda Türkmen; kendi gibi yüreği güzel sıcacık sohbeti olan bir kadın. İyi ki tanıştık. Daha çok güzel işlerde onunla karşılaşacağınıza eminim. O güzel enerjisini herkesin görmesini isterim…  Keyifli okumalar.

Seda Türkmen

Hazal: Seninle ilgili biraz gerilere gittiğimde 8 yıl keman eğitimi aldığın ardından da İzmir 9 Eylül Üniversitesi Oyunculuk mezunu olduğunu öğrendim.  Sen de keman uğruna 8 yıl çocukluğundan feragat edenlerden misin yoksa hep keyif aldığın bir alan mıydı? Sonra oyunculuğa nasıl evrildi?

Seda Türkmen: Şöyle oldu; ablam, Selin Türkmen Dokuz Eylül Üniversitesi Oyunculuk bölümünde okuyordu o zamanlar. Ben de annemin uğraşlarıyla kulağım var diye Orta 1’de konservatuar sınavlarına girdim. O zamanlar yarı zamanlıydı.  Okula alındım ve keman bölümüne girdim. Kartal Akıncı diye çok muhteşem bir hocam vardı. Fakat sonra ablamı sahnede göre göre sanırım ona özendim, çok hayrandım ona ki hala hayranım, idolüm o benim.  Sonrasında Lise 2 gibi dedim ki “Ben sadece enstürüman çalarak devam etmek istemiyorum” ki enstrümanda da aslında benzer şey geçerli. Sadece teknik bilmen yetmez, onu bütün bedeninle, duygunla çalarsın. Hep çok iyi sanatçılar için deriz ya; bütün duygusuyla vücuduyla çaldı diye… Ne zaman istedim tam olarak, nasıl istedim oyunculuğu hatırlamıyorum. Ama okula girdiğimde dedim ki evet bu yüzden istiyormuşum.  Ondan öncesinde “Şu yüzden istiyorum” gibi bir cümlem yoktu hatta hocalarım bana sormuştu, neden istiyorsun tiyatroya geçmeyi diye ve ben bilmiyodum neden istediğimi.  Bu bir hissiyat ve burada olmak istiyorum.

H: Sonrasında kemanı tamamen hayatından çıkardın mı yoksa bir yandan o da devam ediyor muydu?

ST:  Devam etti tabi. Oyunculuk bölümüne girdikten sonra,  keman çalan bir oyuncumuz var denip bütün oyunlarımıza canlı müzik konuldu. J Bir de Burcu diye bir arkadaşım vardı o da flüt çalıyodu. Biz hep birlikte küçük bir oda orkestrası olmuştuk. J  Şaka bir yana, enstrüman çalmak bir oyuncu için çok büyük bir avantaj. Onu kullanmak isteyenlerle beraber devam ettim çalmaya. Tabii enstrüman çok nankör bi alet. Bıraktığınız zaman bütün egzersizleri en baştan çalışmanız gerekiyor. Arada çalışıyorum ama. O da benim bir altın bileziğim. Şaka yaptım. Altın bilezik kısmı şakaydı. 🙂

H: Altın bilezik konusu açılmışken, ablan oyunculuk okuduğu için, bu muhabbet sıklıkla geçti mi aranızda bilmiyorum; ama kızım yine oyunculuk yap ama hobi olarak yap. Bir de altın bileziğin olsun dediler mi?

ST: Annem hiç istemedi. Görmüyor musun ablanın neler çektiğini dedi önce. Sonra tabii kaderimizi kabul edip benim kızlarım da bunu seçtiler dedi. 🙂 Önce dediğim gibi istemedi; ama karar verdiğim anda da çok destek oldu. Fakat baktığın zaman ülkenin durumuna sanmıyorum ki müzisyenlerin durumu, tiyatroculardan daha iyi olsun. Bizim ülkemizde sanata verilen değer çok az olduğu için ve bu konuda eksiğimiz olduğu için bundan sadece tiyatrocular değil, bütün sanatçılar etkileniyor.

H: Peki İzmir’de kalmak kendi tercihin miydi?

ST: Dokuz Eylül Üniversitesi’ni çok istiyordum. Oranın hocalarına ve eğitimine çok inanıyordum.  Önceden de görmüştüm ablam zamanında.  Açıkcası o zamanki bilgimle orada okumayı tercih ettim.

H: Sonra İstanbul yolculuğu başladı…

ST: Evet…

H: Bir başarı hikâyesi şeklinde mi başladı yoksa okul bitti ve geldin mi? 🙂

ST: Hiç alakası yok,  ablam buradaydı. Ben de işte ne yapayım? Ablam burada geleyim dedim.

H: Tüh ya… Biz severdik öyle hikâyeleri. Büyük emeklerle İstanbul’a geldi ve…

ST: Şöyle oldu. Arkadaşlarım soruyorlardı. İstanbul’a gittin, oyunlarda oynadın. Nasıl diye?  Okulu bitirince oyuncu olunmuyor bir kere böyle bir gerçek yok.  Ondan sonra asıl mesele başlıyor.  Başka bir öğrenim dönemi. Bütün ezberini unutup bir oyuncu olarak, hamur olarak ben ne yapabiliyorum, ne almışım, ne öğrenmişim, ne okuyacağım? Yani süreç asıl okul bittikten sonra başlıyor. Ben de buraya gelince özellike Oyun Atölyesi’nden başlayarak çoğu yönetmenle çalışmayı hedef aldım ki tekniklerini öğrenmek istedim,  nasıl çalıştıklarını görmek istedim ve 5 sene kadar asistanlık yaptım.

H: O sürede hiç oynamadın mı?

ST: Oyun Atölyesi’nde oynadım asitanlık yaparken fakat; asistanlık ayrı bir öğrenim şekli. Çünkü muhteşem bir gözlem fırsatınız oluyor. Sadece oyuncuyu gözlemlemiyorsunuz, yönetmen-oyuncu ilişkisini gözlemliyorsunuz, yönetmen-oyun ilişkisini, oyun-oyuncu ilişkisini gözlemliyorsunuz. Eğer  iyi değerlendirirseniz o süreci, notlarınızı iyi alıp dersinize iyi çalışırsanız asistan olduğunuz dönem muhteşem bir öğrenim süreci oluyor.

H: O 5 yıl içinde asistanlık dışında başka neler yaptın? Ya da evet okul da bitti ama ne zaman oynayacağım, şimdi ne yapacağım gibi sorular sordun mu kendine?

“Ben diyaloğa çok önem veriyorum. İnsana çok kıymet veriyorum. Çok romantik bir yerden söylüyorum bunu. Bir insanın bir insanla anlaşamayacağı hiç bir nokta yok. “

ST: Hayır; çünkü her şeyin bir zamanı var. Audationlar vardı ona gidiyordum, televizyonda iş yapabilmek için. Ama hayat şöyle bir şey, çok acale etmemek lazım.  Ya da anı yaşa, gelecekse zaten gelir deyip yerinde saymakla da olmuyor bu işler.  Sürekli bir yerlerden bir şeyler öğrenmeye bakacaksın. Onun ucu bucağı yok çünkü.

H: Sabırlı mısındır?

ST: Evet desem şu an bunu okuyan tanıdıklarım gülmeye başlar, hayır desem de değil…

H: Duruma göre, ana göre diyebiliriz belki.

ST: Evet,  her şeyin bir zamanı ve enerjisi olduğuna inanan biriyim. Kendimi çok hırpalarım bu bekleyiş sürecinde, kafamın içinde çok şey döner; fakat olumsuzluğa düşmemeye çalışırım. O sabırsızlığın verdiği ‘olmayacak galiba’lar yok bende.

H: Çok pozitif bir enerjin var. Enerjisini hep koruyabilenlerden misin? Düştüğünde ne yaparsın? Motivasyonunu nasıl sağlarsın?

ST: Herhalde bunun için şunu diyebilirim; ben diyaloğa çok önem veriyorum. İnsana çok kıymet veriyorum. Çok romantik bir yerden söylüyorum bunu. Bir insanın bir insanla anlaşamayacağı hiç bir nokta yok.  Dolayısıyla hayatta başımıza ne geliyorsa, doğru ilişkiyi kuramamamızdan, ön yargılı olmamızdan, birileri adına karar vermemizden, özgüven eksikliğimizden… Aslında hepimiz çırılçıplağız ve gözününü içine baktığında mevzu bitiyor. Senin hayat için motivasyonunu da sen bir insandan alacaksın. Ailenden alıcaksın, kardeşinden, bakkaldan alacaksın. Kimse yani o kişi.  Benim motivasyon kaynağım insan. Derdim olduğunda da sevincim olduğunda da. O konuda çok açık bir insanım çünkü ilişkide olmak, diyalog kurmak yeterli gibi geliyor bana. İnsan elbette kendine dönecek. Aynı zamanda bir o kadar melankoliyi seven bir insanı. Oradan da beslenirim. Melenkoli de zaman zaman motivasyon kaynağım oluyor. Fakat beni arkadan iten, güç veren şey tamamen insan ilişkileri. İnsandan aldığım enerji, insanı sevmek. Daha çok sevgi.

H: Peki bu anlamda, şehirlerin insanları değiştirdiğine inanıyor musun? Çünkü İzmir İstanbul’a göre çok daha sakin ve huzurlu bir şehir dolayısıyla eminim insanların enerjisi de farklıdır. İstanbul’da zorlandığın şeyler oldu mu?

ST:  Bunun kıyısından geçtim ama sonra reddettim.  Çünkü İzmir tabii ki doğduğum, büyüdüğüm, korunaklı bir bölge benim için ve hep söylerim İzmir’de insanlar göz göze geldiği anda birbirlerini tanımasalar bile ‘günaydın’, ‘kolay gelsin’ derler birbirlerine. Ben bu kadar büyük bir şehirde her önüme gelene günaydın, kolay gelsin deyince bana dediler ki sen İzmirli misin, çok belli. Önce bu durum ufak bir depresyona soktu beni ve bunun insanın doğasıyla değil yaşadığı şehrin kaosuyla ilgili olduğunu düşünüyorum.  Buradaki trafik, siyasi olayların bir çoğunun burada etkilerini göstermesi gibi. İnsanlarını daima bu içindeki enerjiyle yönlendiriyor bu şehir ve insanlar doğal olarak gerginler, ben de gerginim.  Dışarı çıkmıyorum zaman zaman.  Dışarı çıkan adam da gergin oluyor. İstanbul’a ilk geldiğimde iyi niyetimin suistimal edildiği birkaç durumla karşılaştım. Önce çok kapandım birkaç ayın ardından İzmir’e dönmeyi düşündüm sonra dedim ki niye döneyim? Sen insanları iyiye sevk etmek için bu dünyaya geliyorsun eminim ki beni suistimal eden kişinin görevi git ve Seda’yı hayattan soğut olamaz, iyi bir şey için dünyaya gelmiş olmalı. O farkında değil. 🙂  O yüzden de buna yenilmedim, mücadele ediyorum.

“Ben bu kadar büyük bir şehirde her önüme gelene günaydın, kolay gelsin deyince bana dediler ki sen İzmirli misin, çok belli.”

H: Hepimiz aslında belli başlı şeylere inanıyoruz yani sarılmak iyi gelir, konuşa konuşa anlaşalım, uzlaşabiliriz gibi ama sonra biri geliyor bir şey diyor ve tamam diyosun yani dünyayı ben düzeltemem.

ST: İşte ben oralarda inat ediyorum hatta daha da kötüye gidiyorsa gülüyorum. Sinirim bozulunca gülerim, ağlıyorsam bir anda gülmeye başlarım, mutsuz olduğumda gülerim, gülerken zaten gülerim. 🙂

H: O zaman sanırım senin için şunu diyebilirim; paylaşmayı ama özellikle enerjisini paylaşmayı, çoğaltmayı seven bir kadın.

ST: Tabii öyle. Çünkü iyileştirmek zorundayız birbirimizi. Öbür türlüsü olmuyor. Bu sebepten bu mesleği yaptığımı düşünüyorum.

H: Tiyatro insanları iyileştirir mi? Nasıl bir etkisi vardır insanların üzerinde?

ST: Elbette iyileştirir. Benim bu konuyla ilgili kalıp bir cümlem yok. “Tiyatro iyileştirir çünkü….” diye bir cümlem yok fakat öyle olmalı diye düşünüyorum. Eğer sahnede biri beni gördüğünde benimle özdeşleşebiliyorsa demek ki ben ona iyi geliyorum. İçindeki kötüye de mutluluğa da şefkate de iyi geliyorum demektir.  Oyun oynamak zaten iyi gelmek zorunda.  Sen bilincinin en olmadığı, bir şeyleştirilmediğin zamanda oyun oynuyordun.  Biz sana aslında orayı hatırlatıyoruz. En saf olanı hatırlatıyoruz.

H: Biraz oyunculuk disiplininden de bahsetmek istiyoum. Hazırlık sürecin nasıl olur?

ST: Ben görev adamıyım. Bana bir iş verilmediği sürece öz disiplinim yoktur benim.  Her sabah kalkayım sporumu yapayım bedenimi zinde tutayım gibi şeylerim yoktur. 🙂 Ama bir oyuna başlayacağımızın haberini alayım, ben o günden itibaren de çok disiplinli oluyorum hatta bunaltabiliyorum bile.  Oyun okurken en az 5-10 kitap bitirmek gerektiğini düşünüyorum. Provalardan önce karakterine hazırlanmak için bedenini çok iyi ısıtmak, kullanmak gerektiğini düşünüyorum yine aynı şekilde. Buralarda da çok gıcık bir profil oldu… 🙂 Özetle bahsettiğim gibi. Bir öz disiplinim yoktur ama buna başlanılacak Seda sen de bunu yapacaksın dendikten sonra da önüme geçilemez o konuda.

H: Seda şimdi 30’lu yaşlarındasın. Bundan 10 yıl önce hayal ettiğin yerde misin?

ST: O yolda ilerliyorum bence. Benim en büyük hayalim; dostlarımla ve ablamla birlikte bir tiyatro oluşumu yaratmak. İçinde oyuncularıma öğle yemeği çıkardığım, İstanbul kart verdiğim bir de defter ve kalem hediye ettiğim bir prova sürecine başlamak. En büyük hayalim bu. Bundan da başka bir şey istemiyorum şu anda.

H: Ablanı da dinlemek isterim senden, çok güzel bahsettin.

“Ben görev adamıyım. Bana bir iş verilmediği sürece öz disiplinim yoktur benim. Her sabah kalkayım sporumu yapayım bedenimi zinde tutayım gibi şeylerim yoktur.”

ST: Ay çok tatlıdır. 🙂 Selin kendini tiyatroya adamış bir kadındır. Onun çok enterasan hikâyeleri var. Tiyatroya başlama, hayatını değiştirme…  Tiyatro sihir gibi onun hayatında. Beni Selin ve Muharren Özcan hazırladı tiyatro sınavlarına. Yaşadığım şeyi anlatamam. 🙂 Kardeşim olduğu için hemen her şeyi algılamamı istiyordu hiç sabrı yoktu yani. 🙂 Ama iyi ki öyle hazırlamış.

H: Nasıl geçti peki sınavın? Hikâyen var mı öyle gergin, tatsız?

ST: Sınavla ilgili şu hikâyem var;  normalde sıram son sıraydı, akşamüzeri olmuştu enerjim de tam yerindeydi gel gel sen gir dedi biri, geziyoruz şan, doğaçlama, dans diye. Şana girdim sesim açık zaten sabahtan beri iyiyim falan, tam doğaçlamaya girecek kapattılar kapıyı yarın sabah ilk sizi alacağız diye. Ve doğaçlama sınavına uyku sersemi girdim muhtemelen uyku ile uyanıklık arasındaki ilişkide iyi bir şeyler oldu da aldılar beni okula. 🙂

H: Şimdi hazırsan bambaşka bir soruya geçiyorum. 🙂 Bir karar alırken, seçim yaparken kalbini mi yoksa aklını mı dinlersin?  Haydi, bakalım,  bu klişe soruyu da sorduğuma göre sonlara yaklaşıyoruz demektir 🙂 Aslında şöyle sorayım, özele ineyim. Kötü bir iş ama parası iyi mesela. Gerçi o zaman dizi ve tiyatro olarak ayırmamız gerekiyor değil mi?

ST: Tabii tabii. Tiyatro için mesela aklını ve kalbini beraber kullanman lazım. Yaptığın işin bir meselesi, derdi olduğu zaman o iş vazgeçilmez oluyor. Ben tiyatro okumuş ama tiyatro yapmayan, dizilerde oynayan biri olsaydım bilmiyorum nasıl bir insan olurdum. Neye yenilmiş olurdum.  Tiyatro seni ruhsal olarak besleyen ve ne yaptığını sana hatırlatan bir yer oluyor. Onun alanı çok başka. Orada da parası iyi gibi bir şey konuşuyor olamayız bence şu an. 🙂 Orası gönülden bir iş.

H: Delice bir iş galiba bir yandan da. Şimdi ben maddi anlamda hayatımı nasıl devam ettireceğim diye düşünüyorsun ama asla da ayrılmıyorsun oradan. Kanına girmesi yeterli değil mi?

ST: Aynen öyle.  Bir de oradan besleniyorum ben, oyun oynamak zorundayım. Başka bir şey yapmayı bilmiyorum ki. Başka bir seçeneği sonra düşünürüm. Belki 3 sene sonra burada böyle demişim derim ama şu an için başka bir yaşama tarzı bilmiyorum.  İleride ne olur bilmiyorum, büyük konuşmayım. Dizi içinse önceleri seçmeye çalıştım, elbette güzel işler çok heyecanlandırıyor ve yaptığım her işte beni  çeken bir şey elbette oluyor. Nasıl cevap vereyim bilemedim evet garip bir soruymuş. 🙂 Dizi için de para için yapıyorum diyemiyorum ki zaten öyle şöhretli bir isim değilim. 🙂  Özetle ikisini de kullanmaya çalışıyorum her iki iş için de.

B Planı-İstila

H: O zaman gelelim İstila oyununa… Sezonun son oyunlarını oynadınız ve bitti.

ST: Evet en çok çalıştığım konu bu. Saçma cevaplarımdan sonra. 🙂

H: İstila için de şunu soramıyorum; nasıl bir oyundur?  Gelip izlemesi lazım insanların anlatması pek kolay ve açıklayıcı olmuyor bence. Ama belki sen bir şeyler söylemek istersin İstila ile ilgili.

ST: Oyun süreci benim için değil, hepimiz için zor bir süreçti. Oyunun kimyasında tam da bir mülteci sorunu var aslında. Birinin gerçek kimliğini alıp senin ona yapıştırdığın bir terörist kimliği varken, ben bu provaya gelirken sokakta gördüğüm üç insanın birinden şüpheleniyordum, acaba bomba mı patlatacak diye ve bir gün hiç unutmuyorum ağlayarak provaya gittim. Ne oldu diyor herkes. Ben de dedim ki ben hissettiklerimi anlayamıyorum. Birinin üzerinde bomba olduğunu ve birazdan patlatacağını düşündüm ve kalbim ağzımda geldim ve ben bunu o insana nasıl yaparım? Ben nasıl kötü bir insanım. Benim ne haddime diye hüngür hüngür ağladım. Prova süreci tam olarak bizim için böyle geçti. Hem maruz bırakılıyoruz ama aynı zamanda da mağdur ediyoruz.  Oyunda da bütün oyun kişileri böyle; bir yerde mağdur olduğunu görüyorsun ama başka bir sahnede bir diğerine aynı şeyi yaparken izliyorsun.

H: Oyunu izlemeye başladığında çok keyifli hatta komik bir oyun izleyeceğini düşünerek başlıyorsun aslında ama biraz devam edince “Bir dakika bir şeyler oluyor şu an burada.” diyorsun.

ST: Başka benzer oyunlarda sanırım hoşlanmadığım şey; seyirciyi tuzağa düşürüp sonra bak seni nasıl tuzağa düşürdüm olayı. Ama bizim oyunda bu çok naif bir yerden anlatılıyor. Bak bana bunu yapıyorlar ama nolur sen de dikkat et başkasına bunu yapma beni görmezden gelme, yok etme diyor. Seyircinin elinden tutan bir oyun o noktada. İstila oyununda olmayı, oynamayı çok seviyorum.

H: O zaman ekip arkadaşlarının dedikodusunu yapacağımız bölüme geçebiliriz.

ST: En sevdiğim şey, evet! 🙂

H: Dilek’e sordum (Oyununun dramaturgu Dilek Tora), Seda’ya sormak istediğin bir şey var mı diye.  O da dedi ki üç erkekle oynamak nasıl bir şey, aralarında kendini çiçek gibi hissediyor muymuş ?

ST: Dilek’i öldüreceğim. 🙂 Başka bir röportajda bir arkadaşımız bana üç erkekle oynamak nasıl bir duygu dedi, ben de bilmem bana çiçek muamelesi yapmadılar dedim. 🙂  Sonra dediğim anda utandım dediğimden de…  Öyle değil tabii biz oyunda dört anlatıcıyız ve orada zaten din, dil, ırk, kimlik problemi olan bir oyunda biz de oyun kişileri olarak cinsiyetimizi kaldırdık ortadan. Bunu yapmasaydık ayıp olurdu.

H: Güzel bir ekip olduğunuz anlaşılıyor dışarıdan.

ST: Çok, hepimiz çok tatlıyız. 🙂

H: Dışarıdan bile bu kadar anlaşıldığına göre çok önemli bir şey galiba değil mi?

ST: Tabii ki yani zaten seversin ama yanındaki insana güvenmek bambaşka bir şey.  Hayatta da öyle sahne üzerinde de öyle.  Olmazsa olmuyor bence.

H: Gelelim, Türkiye’de İstanbul’da tiyatro yapmak konusuna. Ne düşünüyorsun sahnelerimizle ilgili? Fırsatsızlıklardan doğan fırsatlar mı yoksa hayır tam da bunu istedik deme şekliniz mi?

ST: Böyle konularda hiç iddalı konuşamam ama şunu söyleyebilirim belki, sen oyuncusun. İster sahnede oynamışsın ister başka yerde. Oynamaksa mesele ya da derdin gerçekten bir şey anlatmaksa sahnenin nerde,  nasıl olduğu hiç farketmez.  Elbette teknik konular konuşulur. Burada oynadığımızda bazı şeyler çok büyük kalır mesela İtalyan sahnede de daha büyütmemiz gerekir ama bunlar çok teknik şeyler.  Tercihle alakalı olmamalı bu. Senin ilk yapacağın şey derdini anlatmak olmalı. O yüzden buralara takılmak bana göre değil diyeyim ben.  Ayy ne kadar politik cevaplar verdim.

H: Evet, yakında evleniyorsun ondan da bahsedelim birazcık. J Magazin olacak ama…

ST: Kumbaracı50 Postası’nı magazinle doldurmak… Bunu da sadece ben yapardım zaten. 🙂

H: Yok yok oraya hiç girmeyeceğim. 🙂 Sadece aşk ile aran nasıl diye soracaktım.

ST: Aşk ile ilgili… Of of… Şaka bir yana ben aşkın tamamen…  Bir dakika Sami (Berat Marçalı) geliyor şu an bununla ilgili bir şey söylemeyeceğim gelip benimle dalga geçer. 🙂  Heh, evet devam edelim. Aşkın…

H: O kadar heyecanlandım ki aşkın sırrını verecekmişsin gibi. 🙂

ST: Yok yok. O bir varoluş biçimi gibi geliyor bana. Bunu da kişileştirmemek lazım diye düşünüyorum.  Aşk senin içindedir. Sen onu istersen insana, istersen böceğe, hayvana, bitkiye, istersen tanrıya yani neye istersen ona kondurursun. Yeter ki sen onu yaşamak iste. Bu yüzden tabii ki büyük motivasyon kaynağı. Aşk olmazsa olmaz…

H: Ne güzel söyledin.

ST: Şimdi Mevlana’nın bir sözü diye girermişim. 🙂 Ama biraz oradan bakıyorum çünkü aşk deyince hemen iki insan arasındaki ilişki geliyor akla.

H: Evet o yüzden de oraya çok bağlamak istememiştim. Çünkü sadece iki insan arasındaki bahsettiğimiz magazinsel aşk dışında da konuşacak olursak; aşk çok besleyen de bir şey ya, her yerde ve her şeyde.

ST: Aynen öyle. Ana âşık olursun mesela.  Sonra bir daha aklından gitmez ya. Böyle bir şey yaşadım, onun kokusunu, havasını, kimyasını anlatırsın. Bir daha benzer bir şey yaşadığında hemen heyecanlanırsın, bence o aşk işte.

 

 

 

 

 

hazal şahin

hazal şahin

Yorum Yok

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir