YAŞAM ALANI

Vatandaşı Olmasak Eğlenceli Ülke Aslında

Geçen ay Ulrich Meyer-Horsch’un (Uli) eğitmen olduğu Michael Chekhov atölyesine katıldım. Atmosfer kavramının temel olarak işlendiği programın bir yerinde Uli, hayal etmenin sanatın gücüne katkısı üzerine konuşuyordu. “Sanat o kadar güçlü ki mekanı sınırsız büyütebilir, zamanı ve kişileri istediği gibi biçimlendirebilir, işte o yüzden bazıları sanattan çok çekinir, yasaklamaya çalışır.” demişti. Bu workshop üzerine çok şeyler söylemek isterim; ama ne söylersem söyleyeyim yeterli olmayacak sanırım. Ancak oyunculuk, tiyatro veya daha geniş çerçevede kendi kişisel gelişimi ile ilgilenen herkesin katılarak deneyimlemesi gereken bir çalışma olduğunu söyleyebilir, herkese şiddetle tavsiye ederim. Ben de bundan sonra katılabildiğim her modülüne katılmaya çalışacağım.*

Tiyatrodaki (sanattaki) “imagination” (hayal etme, hayal kurma, hayale inandırma) sanatçı ve seyirci arasında bir anlaşma temelinde gerçekleşiyor. Seyirci sahnedeki hayalin gerçek olmadığını, düş gücüne dayandığını biliyor ve kendini bu bilinçle hayalin gücüne bırakıyor ve bu gücün etkisinde bir nevi arınıyor veya abartmadan daha farklı bir tabirle söylemek gerekirse bilinçli olarak etkileniyor.

 

Ancak eğer siz bu hayal etme ve bu hayale inandırma durumunu, gerçek hayata, sosyo-politik gayelerle, başka şekilde, manipülasyon olarak taşımaya kalkarsanız; kitlesel şizofreni başımıza geliyor. Herhangi bir yandaş veya yanlı kanalı 7/24 izleyen bir insana, arada hiçbir anlaşma olmadan gerçek ve gerçek olmayan bilgiler karıştırılarak yüklenebiliyor. Bilerek veya bilmeyerek, olmayan şeylere veya olamayacak durumlara, siyasi aktörler ve kendi medyaları inanıyor (veya inanmış gibi yapıyor) ve kitleleri inandırıyorlar. Sonunda en naif olarak söyleyebileceğimiz şekli ile traji-komik durumlar ortaya çıkıyor. Bunu hep beraber, geçenlerde yaşadığımız referandum öncesinde fazlasıyla olmak üzere ama, uzunca bir süredir yaşıyoruz; belki de Gezi olaylarından beri de bu durumun epeyce farkına varıyoruz.  Yani birbiriyle çelişen birçok durumu, gerçek olarak alıp mantığa oturtmaya kalkınca da kafayı yiyor insanlar. Kabataş oğlanları; ayakkabı kutularındaki gerçek dolarlar; ben bu seçim sonucunu kabul etmiyorum, olmadı baştan söylemi; anayasanın bana verdiği hak ama ben bu anayasayı saymıyorum; anayasaya aykırı ama kalkmalı; bu şimdi gazeteci –şimdilik, her an ajan olabilir; bu şimdi komutan – eskiden teröristti, e şimdi intihar etti!; bu akademisyen ülkemiz için çok çalıştı ama şimdi artık işsiz kalsın; bu atılsın; bu atılmasın; #nedenatildik; bu kuru, bu yaş; yazık ama onlar da yılbaşını kutlamasalardı; biz ödülü ona vereceğimizi bilmiyorduk; eğitimde şu kadar sıra geriledik ama duble yolumuz var; köprüden geçenden bir, geçmeyenden iki; çılgın projeler; mega kentler; portakal bıçaklamalar, tencere tava sesleri, bu şimdi dost ama, haydaa uçak düştü; 3 çocuk yapın ama hamileler sokağa çıkmasın ayıp; panzer eve girdi, çocukları ezdi; kız çocukların namusunu korumak için kilitledik ama yandılar; aslında hayır çıktı da ata bindi götürdü; diploma var ama göstermem ve daha neler neler… Sonuç olarak vatandaşı olmasak, eğlenceli bir ülke aslında, noktasına geldik… Unutuyoruz bir de! O kadar çok şey oluyor ki artık takip etmiyoruz. Neyin doğru neyin yalan olduğunu da bilmiyoruz… Başka başka, birbirine tamamen zıt gerçekliklerle yaşayan, yarılmış kitleler, ama bütüne bakıldığında şizofren bir toplumda yaşıyoruz. Komplo teorileri, alt metin okumalar, taktikler, yanılmalar, aldatmalar, kandırılmalar, suçlamalar, efelenmeler, oldu bittiler, kitabına uydurmalar… Bütün değerler sarsılıyor, bütün gerçekler sallanıyor.

Böyle bir durumda “Ne yapmalı? Bi’şey yapmalı…” diye soruyor insanlar birbirine.

Gerçeklerin veya gerçek bilinenlerin sanal âlemde haykırılması ve bunun sonucunda bunların delil olarak kullanılıp size karşı davaların açılmasının bir yol olmadığını annem dahi fark etmiş ki geçen aradı ve epey payladı beni.

“Erkan n’aptın sen!”

“N’apmışım anne?”

“Face’den bir sürü şey yazmışsın! Yapma oğlum, çoluğun var çocuğun var. Sen mi kurtaracaksın!”

(40 yaşına gelseniz de annenizin gözünde hala çocuk olduğunuz gerçeği ile ilgili sosyolojik tespitlerimi başka bir yazıda sizinle paylaşacağım :))

Aslında bakarsanız; bıkmadan, usanmadan, çoğalarak tiyatroya devam etmek, yapılacak en güzel işlerden biri bence. Daha çok, daha özgün, daha özgür tiyatro bizi ve toplumu iyileştirecek, arındıracak, temizleyecek. Elbette ki mucizeler yaratmayacak, romantizm veya popülizm penceresi değil baktığım nokta.

İnatla, sabırla, birbirine tutunarak ayakta duran tiyatro toplulukları her geçen yıl daha fazla kişiye ulaşıyor. Daha fazla çoğunluğa hitap ediyor.  Yapabildiğimiz için tiyatro diyorum, yoksa genel anlamda sanat ve edebiyat ile bunların kitlelere ulaşması kastettiğim.

Nasıl bir tiyatro sorusunun cevabı da uzun bir konu ama şu ortamda nasıl olursa olsun, bu topraklarda yapıldığı için bir anlamı, bir ifadesi olacaktır çıkan yapıtın.

Bir kurtarıcı, bir siyasi yapılanma beklemek yerine sarılabildiğimiz kadar tiyatroya sarılmalı ve ulaşabildiğimiz kadar insana ulaşmalıyız. Çünkü bir arkadaşımın dediği gibi politika hep hantaldır ve geriden gelir. Üretilecek her yeni oyun ve dokunabileceğimiz her yeni insan, umudu artıracak ve iyileşmemizi sağlayacaktır.

* (İlgilenenler www.michaelchekhov.eu adresinden detaylı bilgiye ulaşabilir. Eminim yazın tiyatro medresesinde olacak atölye çok güzel olacaktır…)

Erkan Kortan

Erkan Kortan

Biraz hayat,
Biraz Altıdan Sonra Tiyatro,
Daha çok Kumbaracı50,
Çok az yedek parça,
Biraz biz,
Biraz siz...

Yorum Yok

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir